11 Ocak 2020 Cumartesi

İtalo Calvino - Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu, Çeviri: Eren Yücesan Cendey

#İtaloCalvino #BirKışGecesiEğerBirYolcu #ÇevirenErenYücesanCendey

(..) Ayakları yerden kesmek, okumanın tadını çıkarmanın ilk koşuludur. (..) Sen, insanın içine gireceği en iyi beklentinin, en kötüden sakınmak olduğunu biliyorsun. (..) (Sayfa: 20)

*****

(..) (daha doğrusu: Belediye köpek toplama evinin kafeslerinde, eski yoldaşlarından birinin tasmasını çekiştiren sahibinin peşinden gidişini gözleyen sahipsiz köpeklere özgü bocalayan bakışlarıyla sana bakanlar raflardaki kitaplardı.) (..) (Sayfa: 22)

*****

(..) Okurum, sen peronu örten çatının altında, bakışlarımın eski istasyonlara özgü yuvarlak saatin mızraksı kollarına takıldığını, onları umutsuzca geriye çevirmeyi, dairevi kabirlerinde cansız uzanan saatler mezarlığında gerisingeriye yürümeyi arzuladığımı sanıyordun. Saatin rakamlarının dikdörtgen pencereciklerinden dışarıyı gözlemlemediklerini, her dakikanın giyotin bıçağı misali üzerime inmesini görmediğimi kim söyledi ki sana.? Kaldı ki sonuç fazla değişmeyecekti: Kaygan ve cilalı bir dünyada ilerlerken bile tekerlekli valizimin hafif sapını yakalamış olan elim, sanki akışkan bavulum benim için nankör ve huzursuz edici bir ağırlıkmış gibi içsel bir reddediş yaşayacaktır. (..) (Sayfa: 28)

*****

(..) ..olmamış olması gereken bir şeyin öncesindeki âna döneceğiz diye saatleri ve takvimleri geri döndürme takıntısına kafa yormanın manası yok. (..) (Sayfa: 29)

*****

(..) ..burada oyalandığım her dakika iz bırakmayı sürdürüyorum: Kimseyle konuşmazsam ağzını açmak istemeyen biri gibi damgalanacağımdan iz bırakıyorum; konuşursam sarf ettiğim her söz buracıkta kalacak, gelecekte tırnak arasına alınarak ya da alınmayarak bir yerlerden fırlayacak. (..) (Sayfa: 30)

#İtaloCalvino #BirKışGecesiEğerBirYolcu #ÇevirenErenYücesanCendey

(..) Sıradan ve küçük bir kentin akşam yaşantısına dışarıdan bakarken kim bilir ne zamandan beri sıradan akşamlar tarafından dışlandığımı düşünüyorum (..) (Sayfa: 32)

*****

(..) sıkı sıkı çizilmiş bir çerçeve içinde en küçük seçeneklerin bile belirlendiği bir hayat düşleyemem kendim için (..) (Sayfa: 34)

*****

(..) ..yıllardan beri kendi ağzına ve hayatına yapışan hiçlik tadının ona da bulaşmasını umut ediyor. (..) (Sayfa: 35)

*****

(..) ''Dünyada en çok istediğim şey,'' diyorum (..) ''saatleri geriye çevirebilmektir.''
Kadın da son derece sıradan bir yanıt veriyor: ''Akreple yelkovanı döndürmek yeter.'' Bense, ''Hayır, bunu düşüncemle, zamanda geri gitmeyi başaracak kadar yoğunlaşarak yapmak istiyorum,'' diyorum.. (..) (Sayfa: 36)

#İtaloCalvino #BirKışGecesiEğerBirYolcu #ÇevirenErenYücesanCendey

(..) ..geri döndüğümde ben dahil olmak üzere artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Bu nedenle benimki sonsuza dek uzanan bir elvedaydı. (..) (Sayfa: 49)

*****

(..) belki de benim nesnelerle mekânlarla insanlarla ilişkimdi onun olan; zaten ben de o olmak üzereydim, hayatına ait insanlar ve nesneler arasında onun yerini alacaktım. (..) (Sayfa: 50)

*****

(..) Sayfalar barikatını kılıç darbesiyle yararak açmak, sözcüğün içinde barındırdığı ve gizlediği düşünceyle  yüz yüze gelmeni sağlıyor: Sık bir ormana dalmışçasına okumanın içinde ilerliyorsun. (..) (Sayfa: 54)

*****

(..) İşin sırrı, yazılı sözcüklere bakmayı reddetmek değildir; tam tersine onlar yok olana  dek dikkatle bakmaktır. (..) (Sayfa: 60)

*****

(..) İstediğiniz kadar uzak durabilirsiniz diyorum ben, ölülerin diliyle yazılmış bu kitaplar sizi ne ilgilendirir ki.? (..) (Sayfa: 63)

*****

(..) Taş, ortak bir öze sahip olduğumuz ve bu nedenle varlığımı oluşturan özelliklerin daim olacağı, dünyanın sonuyla ortadan yok olmayacağı konusunda beni uyarıyordu: Hayatın, benim hayatımın ve hiçbir anımın olmadığı  çölde her zaman bir iletişim mümkün olacaktı. (..) (Sayfa: 66)

*****

(..)..ben, gün içinde karşıma çıkan olayların birbirlerini izleyişinde dünyanın benden yana niyetlerini çözmeye çalışıyorum ve nesnelerde gizlenen karanlık imaların ağırlığını sözcüklere dökecek bir sözlük olmadığını bilerek el yordamıyla ilerliyorum. Havada süzülen bu önsezilerin ve kuşkuların beni okuyacak kişi tarafından yazdıklarımı anlama konusunda rastlantısal bir engel olarak değil, özün bizzat kendisi olarak algılanmasını isterim; düşüncelerimin akışı, onları izlemek isteyecek kişinin kökten değişim göstermiş zihinsel alışkanlıklardan yola çıkması nedeniyle kaypaklık etse bile, önemli olan nesnelerin satır aralarında beni bekleyen şeyin kaçamak anlamını okuyabilmek için gösterdiğim çabanın okura iletilebilmesidir. (..) (Sayfa: 71)

*****

(..) ''Resim yapmayı bilseydim sadece cansız nesnelerin biçimlerini incelerdim,'' dedim; kaldı ki nesnelerin kımıltısız mutsuzluğunda kendi ruh halimi bulmak konusunda doğal bir eğilimim olduğunu hissediyorum. (..) (Sayfa: 72)

*****

(..) Bu nesnenin bana bir mesajı olduğunu ve bunu çözmem gerektiğini anladım: Çıpa, bir yerde takılıp tutunup kalmam, yere basmam, bu yüzer gezer ve su yüzeyinde kalma durumumdan kurtulmam konusunda bir çağrı olabilirdi. Ne var ki bu yorumun uyandırdığı kuşkular  da yok değildi: Belki de demir alıp denizlere açılmam gerekiyordu. Filika çıpası biçimindeki bir şey, dört çengelli diş, dipteki kayalara sürtünerek yıpranmış dört demir kol bana paralanmadan, acı çekmeden hiçbir kararın alınamayacağını hatırlatıyordu. Neyse ki söz konusu olan açık denizlerde kullanılacak ağır bir demir değil, küçük bir çıpaydı: Demek ki benden istenen gençliğin olanaklarından vazgeçmem değildi; bir an için mola vermem, düşünmem, içimdeki karanlığa sonda indirerek yoklamam gerekiyordu. (..) (Sayfa: 72-73)

*****

(..) Hayat, bir koku alışverişinden başka bir şey değil. (..) (Sayfa: 73)

*****

(..) .. filolojiyi ve bilimsel bilgiyi, öykünün anlattığından daha fazla önemsediğine inandığın anda bunun tam tersinin doğru olduğunu fark ediyorsun. (..) ..okumanın içinde bir balık gibi yüzüyor, el hareketleri (yüzgeç misali ellerini iki yana açıyor), dudak hareketleri (sözcükler hava kabarcıkları gibi çıkıyor), bakışları (gözleri deniz dibini tarayan balık gözleri ya da ışıklı akvaryum içinde yüzen balığı seyreden izleyici gözleri gibi sayfayı tarıyordu) buna eşlik ediyordu. (..) (Sayfa: 78-79)

*****

(..) Uçurumun kıyısına kök salmaya çalışırken, ''Nerede devam ederler.?'' diye soruyorsunuz.? ''Neyin ötesinde.?''
''Kitaplar eşiğin basamaklarıdır.. (..) Bunun ardından ölülerin sözcük barındırmayan ve sadece ölülerin diliyle söylenebilecek şeyleri söyleyen dili gelir. (..) Ve eşiğin dilidir.! İnsan buraya öteye kulak kabartmak için gelir. Dinleyin..'' (..) Sürekli yenisini kovalayan, buna ek olarak henüz gözlerinin önünde durmayan, şimdilik var olmayan ama o istediğine göre var olmaması için bir neden bulunmayan kitapları bile okuyan bu kadına nasıl yetişeceksin.? (..) (Sayfa: 81)

*****

(..) ''Okumak,'' diyor, ''her zaman şudur: Şurada yazıdan oluşmuş, nesnel, maddesel, değiştirilemeyen bir şey vardır, bu şey aracılığıyla var olmayan, manevi dünyaya ait, görünmeyen, sadece düşünülebilen, hayal edilebilen ya da bir zamanlar olmuş, ama artık olmayan, geçmiş, yitmiş, ulaşılamayan, ölüler dünyasında bulunan başka bir şeyle karşılaştırma yapmak mümkündür.''
''..O belki şu anda burada değildir, çünkü henüz yoktur, arzulanan, korkulan, olası ya da olanaksız bir şeydir,'' diyor Ludmilla, ''okumak, olmak üzere olan ve şimdilik kimsenin olacağını bilmediği bir şeye doğru ilerlemektir..'' (..) (Sayfa: 82)

*****

(..) Her boşluk boşlukla devam ediyor, ne kadar küçük olursa olsun her uçurum bir başka uçuruma açılıyor, her yar sonsuz bir derinlikle bütünleşiyor. (..) (Sayfa: 90)

*****

(..) Her sözcüğün altında bir hiçlik var. (..) Başım en beklemediğim anda, ufukta bir tehlike olmadığı zaman da dönüverir. Yükseklik ya da alçaklık değildir söz konusu olan.. Göğe, geceye baktığımda, yıldızların uzaklığını düşündüğümde.. Hatta gündüz de.. Sözgelişi şuraya uzansam, gözlerimi tepeye diksem, başım döner..'' Bunu söylerken rüzgârın itişiyle hızla sürüklenen bulutları gösterdi. Baş dönmesinden, çekimine kapıldığı bir dürtüymüş gibi söz ediyor. (..) (Sayfa: 91)

*****

(..) ''Tuzaklar iç içe geçmiş haldeler ve hep birlikte kapanıyorlar.'' (..) (Sayfa: 93)

*****

(..) ''Çok uzun senelerden beri yayınevinde çalışıyorum.. Elimden sayısız kitap geçiyor.. Ama okuyabildiğimi söyleyebilir miyim.? Ben buna okumak demem.. Köyümde az kitap vardı, ama okurdum, işte o zaman gerçekten okurdum. Emekli olduğumda köyüme döneceğimi ve oturup eskisi gibi kitap okuyacağımı hayal ediyorum. Arada sırada bir kenara bir kitap ayırıyorum ve bunu emekliliğimde okuyacağım diyorum, ama sonra, artık aynı şey olmayacağını düşünüyorum.. Bu gece bir rüya gördüm, köyümde, evimin kümesindeyim, kümeste bir şeyi arayıp duruyorum, tavukların yumurtladıkları sepetin içinde ne buldum dersiniz.? Bir kitap, ta çocukluğumda okuduğum kitaplardan biri, yerel bir baskı, sayfaları paramparça olmuş, siyah beyaz çizimler, pastel boyalarla tarafımdan boyanmış.. Biliyor musunuz.? Çocukken okuyabilmek için hep kümese saklanırdım..'' (..) (Sayfa: 104)

*****

(..) ..tek bir hayat bile peşimden sürükleyemeyeceğim kadar yoğun, dallı budaklı, karmaşık geliyorsa, siz bir de pek çok hayatı düşünün; her birinin kendi geçmişi vardı ve başka hayatların geçmişleri birbirlerine düğümleniyordu. Her seferinde keyifle şöyle derdim: Şimdi ferahladım, kilometreyi sıfırlıyorum, tahtayı siliyorum: Yeni bir memlekete geldiğim günün ertesinde bu sıfır çoktan pek çok basamaklı bir rakama dönüşmüş olurdu ve göstergelere sığmazdı; insanlar, mekânlar, sevgiler, nefretler, yanlış adamlar tahtanın bir ucundan öteki ucuna kadar uzar giderdi. (..) (Sayfa: 111)

*****

(..) Geçmişi, uzadıkça uzayan, kendi içine kıvrılmış, yalnız bir tenya gibi içimde taşırım (..)  İnsan tek bir hayat yaşar, tek bir tane; dokunmuş olduğu ipliklerin seçilemediği keçeleşmiş battaniye misali, hayat tekdüzedir; kendiyle aynıdır. (..) (Sayfa: 112)

*****

(..) ..olaylara uzaktan bakmak ve onları geçmiş bir şey gibi anlatmak da bir hazdır. (..)  (Sayfa: 116)

*****

(..) Bu sürüngen ihtirasıyla bana kötülüğün onun için tek yaşamsal unsur olduğunu, dünyanın, asla kaçamayacağım bir timsah çukurundan başka bir şey olmadığını hatırlatmak istiyordu. (..) 
(Sayfa: 118)

*****

(..) Nesnelerle ilişkin kişisel ve seçici: Yalnızca senin olduğunu hissettiğin şeyler senin oluyor. (..) Bir kez onu senin kıldığında, sana ait olduğu damgasını vurduğunda, artık orada öylesine duruyor olmaktan kurtuluyorlar, sanki bir söyleşinin parçasıymış, işaret ve simgelerden oluşmuş bir anıymış gibi bir anlam kazanıyorlar. (..) (Sayfa: 145)

*****

(..) Zihninde durulacak ya da koşulacak zamanları ayırmaya yarayan içsel duvarlar var, böylece paralel yollarda seçenekler yaratarak bunlara yoğunlaşabiliyorsun. Aynı anda birkaç hayat yaşamak istediğin anlamına gelebilir mi bu.? (..) Okumak yalnızlıktır. Açık bir kitabın iki yüzü, istiridyeyi barındıran kabukları misali Ludmilla'yı koruyor. (..) İki kişi bir arada olunduğunda bile insan yalnız başına okur. O halde ne arıyorsun burada.? Okumakta olduğu kitap sayfalarına nüfuz ederek, kabuğunun içine sızmak mı istiyorsun.? Erkek Okur ile Kadın Okur arasındaki ilişki birbirinden ayrı olan ve sadece ayrı deneyimlerin kısmi karşılaştırılmalarıyla iletişim kuran iki istiridye kabuğundan farklı değildir. (..) (Sayfa: 148)

*****

(..) Okurlar benim vampirlerimdir. Bakışlarını omuzlarımın üzerinden aşırtan, kâğıda döküldükçe sözcükleri sahiplenen okur kalabalığının varlığını hissediyorum. (..) (Sayfa: 168)

#İtaloCalvino #BirKışGecesiEğerBirYolcu #ÇevirenErenYücesanCendey

(..) Olmasaydım, ne güzel yazardım.! Eğer beyaz kâğıt ve zihnimde dolaşan sözcükler ve biçim kazanan ve kimse yazamadan yok olan öyküler arasına o rahatsız edici set, bizzat ben girmeseydim. Biçem, beğeni, kişisel felsefe, öznellik, kültürel oluşum, yaşanmış deneyim, psikoloji, yetenek, meslek numaraları: Bütün bu unsurlar yazdığımın bana ait olduğuna işaret eden ipuçlarıdır ve olanaklarımı kısıtlayan bir kafes gibi görünürler gözüme. Yalnızca bir el, kalem tutan ve yazan kopuk bir el olsaydım.. Bu eli kim hareket ettirecekti.? Adı sanı olmayan kalabalık mı.? Zamanların ruhu mu.? Ortak bilinçdışı mı.? Bilmiyorum. Tanımlanabilecek bir şeyin sözcüsü olmak için kendi kendimi yok etme arzusu duymuyorum. Yalnızca yazılmayı bekleyen yazılabilir ile hiç kimsenin anlatmadığı anlatılabiliri iletmek için istiyorum. (..) ..kitap yazıya dönüştürülmüş, yazılmamış dünyanın eşdeğerinden başka bir şey olmamalı. Bazen de yazılacak kitap ile zaten var olan şeyler arasında sadece bir tür tamamlayıcılık söz konusu olabileceğini kavrar gibi oluyorum: Kitap, yazılmamış dünyanın yazılmış karşı tarafı olmalı; konusu yazılmadan olmayan, olamayacak şey olmalı, ama noksanlığı içerisindeki boşluğu zar zor hissedilmeli. (..)  (Sayfa: 169)

*****

(..) Bir kitapta okuduğuma göre düşüncenin tarafsızlığını belirtmek için düşünmek fiilinin üçüncü tekil şahıssız halini kullanmak gerekliymiş: ''Ben düşünüyorum'' değil, aynen ''yağmur yağıyor'' der gibi ''düşünüyor'' denebilirmiş. Evrende düşünce vardır, her sefer hareket noktamız olması gereken saptama budur. (..) (Sayfa: 173)

*****

(..) Ben de kendimi silmek, her kitap için farklı bir ben, farklı bir ses, ad bulmak, yeniden doğmak isterdim, ama amacım kitapta merkezi olmaksızın, ben'i olmaksızın okunamayan dünyayı yakalamaktır. (..) (Sayfa: 177)

*****

(..) Kendi dışındakilere söz hakkı vermek için kendi kendini yok etmek isteyen yazarın önünde iki yol açılır: Ya sayfalarında bütün her şeyi içeren o biricik kitabı yazacaktır ya da bütün kitapları yazacak, bütünü kısmi parçaları aracılığıyla izleyecektir. Bütünü kapsayan biricik kitap, kutsal metinden, dile getirilmiş sözün toplamından başka bir şey olmayacaktır. Ama ben bütünlüğün dile sığabileceğine inanmıyorum; benim derdim dışta kalan, yazılmayan, yazılamayandır. Tek seçeneğim bütün kitapları yazmak, olası bütün yazarların kitaplarını kaleme almaktır. (..) (Sayfa: 178)

*****

(..) Yazılış koşulları en iyi bilinen kutsal kitap Kuran'dır. Bütün ile kitap arasında en azından iki aracı vardı: Muhammed, Allah'ın sözünü dinliyor, yazıcılarına yazdırıyordu. Bir keresinde -Peygamber'in yaşam öyküsünü yazanların söylediğine göre- Muhammed, yazıcı Abdullah'a sözleri yazdırırken bir cümleyi yarım bırakmış. Yazıcı, içgüdüsel bir biçimde cümlenin devamını fısıldamış ona. Dalgınlığa kapılmış olan Peygamber, Abdullah'ın ağzından çıkanı ilahi bir kelam gibi kabul etmiş. Bu olay yazıcıyı öylesine öfkelendirmiş ki Peygamber'i terk etmiş ve imandan çıkmış.
Yanılıyordu. Sonuç olarak cümlenin düzenlenişi ona düşen bir sorumluluktu; yazılı dilin iç tutarlılığıyla, dilbilgisi ve sözdizimi kurallarıyla hesaplaşması; her dilin sözcük haline gelmeden dışına taşan bir düşüncenin ve Peygamber'e ait olan özellikle akıcı bir sözcüğün akıcılığını yakalaması gereken oydu. Allah'ın kendini yazılı bir metinle ifade etmeye gerektiğine karar verdiği andan itibaren yazıcının işbirliği şarttı. Muhammed bunu biliyordu ve cümleleri sonlandırma ayrıcalığını yazıcıya bırakıyordu; ne var ki Abdullah donandığı gücün bilincinde değildi. Allah'a inancını yitirdi, çünkü yazıya ve yazının aracı olarak kendine inancı eksikti.
Eğer bir gavurun Peygamber ile ilgili efsaneler üzerine çeşitlemeler yapmasına izin verilseydi şunu önerirdim: Abdullah inancını yitirdi, çünkü dikte edilerek yazma işleminde bir hata yaptı ve Muhammed bunu fark ettiği halde onu düzeltmemeye karar verdi, çünkü kendi yazdırdığı sözün tercihan hatalı olduğunu düşündü. Bu durumda da Abdullah öfkelenmekle haksız olurdu. Sözcük, Peygamberin vecdiyle ağzından çıkmış olsa bile daha önce değil, ancak sayfanın üzerine kaydolduğunda kesinlik kazanır, yazı olur. Yazılı-olmayanın enginliği bizim yazma eylemimizin sınırlılığı aracılığıyla, yani imla konusundaki kuşkular, yanılgılar, dil sürçmeler, sözün ve kalemin denetlenemeyen atlamaları aracılığıyla okunur hale gelir. Yoksa bizim dışımızda olan, sözlü ya da konuşulan sözcükle iletişim kurabildiğini sanmasın: İletilerini yollamak için başka yollar bulsun.
İşte beyaz kelebek bütün vadiyi aştı ve kadın okurun kitabından gelip benim yazmakta olduğum sayfanın üstüne kondu. (Sayfa: 178-179)

*****

(..) Okurlardan kitaplarımda benim bilmediğim bir şeyleri bulmalarını beklerim, ama bunu sadece bilmedikleri bir şeyi okumayı bekleyenlerden bekleyebilirim. (..) (Sayfa: 181)

*****

(..) ''Ludmilla yazarları bizzat tanımamanın daha iyi olduğunu savunur, çünkü yazarın kendi, kitabı okurken edinilen izlenimden çok farklıdır.''
Bu Ludmilla'nın ideal okurum olduğunu söyleyebilirim. (..) (Sayfa: 182)

*****

(..) ..henüz tanımadığım o gerçekliği dile getiren tek tek sözcüklerden bir nehir yaratmalıyım. (..)
(Sayfa: 185)

*****

(..) Neden tam kendimi bir cezaevindeymiş gibi kendi kendime zincirlenmiş hissettiğim anda gelip buluyorlar beni.? (..)
''İlgimi en fazla çeken romanlar.'' dedi Ludmilla, ''olabildiğince karanlık, acımasız ve yoldan çıkmış insan ilişkilerinin düğüm noktasında saydamlık yanılsaması yaratandır.'' (..) (Sayfa: 188)

*****

(..) Apokrif, Yunanca apokryphos (gizli, saklı): 1) Başlangıçta dinsel mezheplerin 'gizli kitapları'; sonra da vahiy yoluyla gönderilen metinlerle kural koyan dinlerde kural olarak tanınmayan metinler için kullanılmıştır; 2) Hatalı olarak farklı bir yazar ya da çağa ait olduğu söylenen metin anlamında. (..) ..yazmak, her zaman sonradan ortaya çıkarılacak bir şeyi yazmak anlamına gelir; çünkü benim kalemimden çıkabilecek gerçeklik, şiddetli bir vuruş nedeniyle kayadan kopup uzağa fırlamış bir parça gibidir; çünkü düzmece dışında gerçeklik yoktur. (..) Ona göre düzmece iş yapan kişi, romancıların bol ve bereketli olduğu topraklara yerleşmeliydi; böylece dalaverelerini zengin özgün hammedde ürünlerinin arasına karıştırabilirdi. (..) (Sayfa: 189)

*****

(..) Benim olduğuna emin olduğum kitaplar sadece henüz yazmadıklarımdır. (..) (Sayfa: 191)

*****

(..) O Erkek Okur ile son konuşmam üzerine düşündüm. Belki de öyle yoğun bir okuma yapıyordu ki, romanın özünü daha baştan içine çekiyordu; geriye bir şey kalmıyordu. Bu yazarken benim başıma gelen bir durumdu: Bir süredir yazamaya başladığım romanlar sanki söyleyecek her şeyi tüketmişim gibi yarıda kalıveriyordu. (..) (Sayfa: 192)

*****

(..) Duyarlılığın mekansal ve zamansal olarak yoğunlaşabilmesi için algı alanının geniş bir bölümü üzerinde duyum olmaması gereklidir; aynen müzikte, üstteki notaların ayrışabilmesi için alttaki sessizliğin gerekli olduğu gibi. (..) (Sayfa: 197)

*****

(..) Ormanın sınırlı kıvrımları üzerinde asılı duran şafak sanki önümde yeni bir gün açar gibiydi; ama bu bütün öteki günlerden önce gelen bir gündü; günlerin henüz yeni olduğu, insanların günün anlamını kavradıkları bir zamandı. (..) (Sayfa: 215)

*****

(..) Öykü ilk kez gördüğüm yerlerde yaşanan tedirginliğin yanı sıra aynı zamanda bellekte bir anı değil, bir boşluk bırakmış olan mekânların duygusunu da aktarmalı. Şimdi, görüntüler bu boşlukları doldurmaya çalışıyor, ama onlar da göründükleri an unutulan rüyaların rengine boyanmaktan başka çare bulamıyor. (..) (Sayfa: 217)

Felsefe Tarihi 2, Hellenizmden Augustinus'a (Editörler: Umberto Eco - Riccardo Fedriga) (Çeviren: Leyla Tonguç Basmacı)

  HELLENİSTİK ÇAĞDA FELSEFE VE BİLİM * ''Klasik felsefenin Hellenistik döneminin genelde (Büyük İskender'in ölümünden tam olarak...