8 Temmuz 2026 Çarşamba

Osman Pamukoğlu - III. Dünya Savaşı (Ne Zaman Çıkacak ve Kimler Arasında Olacak)



Arka Kapak

*

III. Dünya Savaşı kitabı yayımlanmasından kısa bir süre sonra 30 ülkenin medya kuruluşlarında 408 kez yer almıştır. Kitap Rusya'da 144, Çin'de 82 defa haber yapılmıştır. Kitabı haberleştiren diğer ülkeler şunlardır: Amerika, Almanya, Makedonya, Hollanda, Tayvan, Arnavutluk, Kosova, Ermenistan, Çekya, Sırbistan, Azerbaycan, Bosna Hersek, Bulgaristan, İsviçre, Kırgızistan, Ukrayna, Vietnam, Kazakistan, Yunanistan, Romanya, Belarus, Letonya, Hırvatistan, Slovakya, Moğolistan, Polonya, Arjantin, Tacikistan.
*
Kitabın yazılışının üzerinden geçen zaman içinde büyük savaşın yapılacağı öngörüsünü destekleyen hamleler artmıştır ve gittikçe de artmaya devam etmektedir. ABD lehine Asya-Pasifik bölgesinde iki askeri ittifak yapılmış, Hindistan yeni siyasi ve askeri koşullar nedeniyle ABD koalisyonuna katılmıştır. III. Dünya Savaşı'nın ilk bölümünde Baltık, Doğu Avrupa ve Balkan hattının hassas ve kırılgan olduğu belirtilmiştir. Ve bu hat 24 Şubat 2022'de Rusya-Ukrayna savaşı ile kırılmıştır. Ancak bu coğrafya III. Dünya Savaşı'na sahne olmayacaktır.
*
Rusya-Ukrayna savaşında neler oluyor.? Batı ittifakı Asya-Pasifik'te nasıl adım adım ilerliyor.? Ve en nihayetinde sıra Kıbrıs'a mı geliyor.? Yaşanan gelişmeler ve tüm bu soruların cevabı için kitabın 9. baskısına yeni bir önsöz yazma ihtiyacı doğmuştur..


9. Baskıya Önsöz'den:
*
III. Dünya Savaşı kitabı Almanya'da DWN dahil 7 gazetenin manşetinde yer aldı ve başlıklar şunlardı:
*
''Birçok ülkede dalgalara neden olan kitap.!''
*
''Birçok ülkede büyük ses getiren kitap.!''
*
''Türk Generali'nin görüşü ne olursa olsun, ciddi, rasyonel bir çekirdeğe ve tartışılmaz gerçekliğe sahiptir.'' (Sayfa: 9)
*
"Bugün Nato Finlandiya'dan itibaren başlayan sınırı Yunanistan'ın Dedeağaç bölgesine, tüm kıta Yunanistanına ve Girit'e uzatarak Türkiye'yi Avrupa'dan ayıran bir hat çizmiştir. Aslında NATO diye bahsedilse de bu işin mimarları ABD ve Avrupa'dır. Her şey yerli yerine konulup bakıldığında orta dereceli okul atlasında bile Türkiye'nin çevrelendiği, sıranın da Kıbrıs'a geldiği kolayca görülebilir.. Girit'e büyük hava üsleri yapan ABD'nin artık Akdeniz'de bir uçak gemisine ihtiyacı yoktur. Dolayısıyla burada bulundurduğu gemiyi Pasifik'e gönül rahatlığıyla gönderebilir.."
*
Osman Pamukoğlu
Ankara
30 Eylül 2022 (Sayfa: 13)
*
BAŞLARKEN:
*
''Savaş ve barış, aydınlıkla karanlık kadar birbirine zıttır. Savaşın asıl sebebi olan insan doğası değişmeyecektir; ama her geçen gün artan savaş bütçelerinin önü kesilebilirse barış süreci biraz daha uzun olabilir.
Hava açıkken fırtına hesabı yapmamak, insanların ortak kusurudur.."
*
Osman Pamukoğlu
Ankara
23 Nisan 2019 (Sayfa: 15)
*
I. BÖLÜM
TARİH GERİYE DÖNÜK KEHANETTİR
*
"Barış sonsuz bir rüyadır" sözü doğru mu.?
Tarih doğru olduğunu binlerce yıldır kanıtlıyor.
*
Tarih boyunca insanlar iki tür "barış" tanımış ve bilmiş, bu iki türü yaşamış ve kabul etmiştir. Birincisi, güçlünün gücü yoluyla, savaş ve şiddete dayanarak dayattığı barış; yani galibin dikte ettirdiği barıştır. İkincisiyse güçlerin, şiddet kullanma irade ve yeteneklerinin dengelenmesi yoluyla kurulanıdır, yani yine güce ve şiddete, sinmeye, misilleme tehdidine dayanır ancak "denge" biçiminde ortaya çıkmıştır." (Sayfa: 21)
*
Ulusal güvenlik stratejileri denildiğinde ne anlaşılmalı.?
*
"Devletlerin ulusal güvenlik stratejileri onların yaşamsal ulusal çıkarlarını tarif eder. Her ulus, ulusal varlığı ve bağımsızlığı tehlikede olduğunda çıkarlarını ne pahasına olursa olsun korumaya çalışacaktır. Hayati çıkar, ülkenin topraklarının fiziki güvenliği yanında, şayet bir ittifakta değilse, kendi bölgesini korumayı da içerebilir." (Sayfa: 25)
*
"Savaşın en yaygın özelliklerinden biri de "sürtünme"dir. Çok basit gibi görünen her şeyin, ne kadar zor olduğu görülür, zorluklar giderek artar ve sonunda, savaşı yaşamamış olan insanların anlayamayacağı bir çeşit sürtünme oluşur ve birbirine değen her şey tutuşur." (Sayfa: 33)
*
"Herhangi bir bireyin sahip olduğu özel bilgilerin çoğu, bireyin bunları kendi kararlarını verirken kullanma derecesiyle orantılıdır. Hiç kimse bildiği her şeyi diğerine anlatamaz; çünkü kişi kullanabileceği bilginin pek çoğunu, sadece kendisi bir hareket tarzını plânlarken kullanabilir.
Savaşta, algılayıcıların erişemediği, bilgisayarların ulaşamadığı bir sürü kritik bilgi mevcuttur." (Sayfa: 33-34)
*
"Her muharebe alanında, her koşul altında, her şekilde, galip gelmenin şartı: Sağlam, iyi donanımlı, iyi eğitimli, iyi liderli bir kara gücüne sahip olmaktır." ( Sayfa: 35)
*
"Geçen yarım yüzyıl içerisinde, Hollanda'nın Endonezya'da, Fransızların Hindiçin ve Cezayir'de, Amerikalıların Vietnam'da, Sovyetler Birliği'nin Afganistan ve Çeçenistan'da yürüttükleri savaşlar hüsranla sonuçlanmıştır. İleri teknoloji ve teknolojik üstünlük bu neticelere engel olamamıştır." (Sayfa: 36-37)
*
"Paylaşım savaşları coğrafya ile ilgilidir. Eğer coğrafya petrol ve kıymetli madene sahipse, konumu itibariyle ulaştırma hatları ve ticaret yollarının güvenliği için önemliyse burası paylaşım savaşlarına aday bir yerdir. Ama bu savaşlar için orada yaşayanlar arasında, devlet veya halkta bazı yerel sürüşmeler olması lazımdır. Bu sürtüşmeler yoksa çıkarılır.
Paylaşım savaşlarının bir uzatılmış savaş haline gelmesinin nedeni, yereldeki silahlı mücadelenin içine dünyada birbirine rakip olan büyük güçlerin girmesidir. Bunların siyasi, askeri ve ekonomik imkânlarının çatışma alanına aktarılması savaşı uzatmakla kalmaz, insan kayıplarını ve tahribatı da arttırır.
Savaş, on yıllar sonra, büyüklük iddiasındaki devletlerin kendi çıkarlarını esas alan bir antlaşma ile sonuçlanırsa bile bu geçici olarak ateşin üzerindeki külden öteye geçmez. Böyle olunca da bunlara sürüncemede kalan savaşlar demek en doğrusudur." (Sayfa: 46-47)
*
''Gerilla, ''her zaman her yerde ve hiçbir yerde olmayan''dır. Dünyadaki gerillaların hocası kabul edilen Alberto Bayo'nun tarifi ise şöyledir, ''Mükemmel bir gerillacı ne düşmanı savaşa davet eder ne de düşmanın kendi şartları içinde savaşa tutuşur.''..'' (Sayfa: 49)
*
II. BÖLÜM
ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI (BÜYÜK SAVAŞ)
*
''Mahan'ın, ''Denizlere hâkim olan, dünyaya hâkim olur'', Macinder'in ''Kenar kuşağa hâkim olan, karalara hâkim olur'' tezleri geçerliğini koruduğu gibi, daha da kıymet kazanmış durumdadır.'' (Sayfa: 56)
*
Üçüncü Dünya Savaşı topyekûn bir mücadele şeklinde mi cereyan edecek.?
*
Böyle olmak zorunda, aksi halde büyük politik ve askeri sonuçlara ulaşılamaz; yerel, sınırlı ve uzatılmış savaşlardan bir farkı olmaz. Topyekûn savaşın beş temel unsuru vardır:
*
1) Savaş alanı savaşa giren ülkenin topraklarının tümünü kapsar.
*
2) Halkın tümü savaşa fiilen katılır. Bundan dolayı etkin bir topyekûn savaş yapmak için ekonomik sistemin savaşın amaçlarına hizmet edecek şekilde ayarlanması gerekir.
*
3) Büyük kitleleri savaşa katmak, içte halkın moralini yükseltmek ve dışta düşmanı zayıflatmak için propagandaya ihtiyaç vardır. 
*
4) Topyekûn savaş hazırlıklarına çok önceden başlanmalıdır.
*
5) Topyekûn mücadele, etkin ve uyum içinde savaşabilmek için birinci sınıf bir başkomutanın sevk ve idaresinde olmalıdır.'' (Sayfa: 58-59)

28 Mayıs 2025 Çarşamba

Giovanni Scognamillo - Türk Sinema Tarihi (Kabalcı Yayınları)

 

ÖNSÖZ, Giovanni Scognamillo
*
Bir tarih kitabını yazmak -ister bir çağın, bir ulusun ister bir sanatın tarihi olsun- sadece o çağın, ulusun ya da sanatın önde gelen, değer taşıyan, örnek teşkil eden olaylar, kişiler ve yapıtlarını sıralamaktan ibaret değildir. Tarih, en geniş anlamıyla, çok daha karmaşık ve çoğunlukla da ''örnek'' teşkil etmekten uzak bir süreçtir. Tarih, belirli bir çağ, ulus ya da sanatın, belirli bir buluş ya da aracın tüm aşamalarını izleyen, yeniden yaşatan, olumlunun yanına olumsuzu, başarılının yanına başarısızı koyan, iyiyi ve kötüyü, doğruyu ve yanlışı bir araya getiren ve sadece bütün bu değişik ve çeşitli unsurların toplamından bir sonuç çıkarma sürecidir.
*
Tarihçi bir eleştirmen değildir, olmamalıdır. Tarihçi belgeleri toplayıp sıralayan, karşılaştırıp derleyen, değerlendirip yorumlayan kişidir. Asıl amacı bir durumun ''nasıl olması gerektiğini'' belirtmek değil, ''nasıl ve neden olduğunu'' açıklamaktır. Amacı ve görevi yargı vermek değil, belgeler, yapıtlar ve somut malzemelere dayanarak gerçekleri ortaya koyup bir dönemi aydınlatmaktır.
*
Herhangi bir şeyin tarihi gibi, ''Türk Sinema Tarihi''ni yazmak da hiç kolay bir uğraş değildir. Bunu en baştan belirtmemizin amacı, ileriki bölümlerde -hiç kuşkusuz- rastlanılacak eksiklik, aksaklık, hatta yanlışlıkları bağışlatmak değildir.
*
Nijat Özön'nün tüm araştırmalarına rağmen Türk sinemasının ilk yılları kesin olarak ortaya koyulamamıştır. Üzülerek belirtmeliyim ki sinema tarihi konusundaki çalışmalar, Türk sinemasının kaynaklarını ve ilk belgelerini koruma çabaları oldukça geç bir tarihte başlamıştır. Türkiye'de sinema konusunda yapılan tarihsel araştırmalar, çoğu kez kaynak ve belge açısından çeşitli zorluklarla karşılaşır. Nijat Özön'ün uzun ve kişisel bir çabanın ürünü olan araştırmalarını ayrı tutarsak, ne yazık ki elimizde Özön'den öncesinde Rakım Çalapala ve Nurullah Tilgen'in dar kapsamlı incelemeleri dışında pek bir şey yoktur. Sonradan yazılan her şeyin -bu çalışmamız da dahil olmak üzere- aslında sadece bu temellere dayanmakta oluşu üzücü bir gerçektir.
*
Bu çalışmamızda belgeselcilik, oyunculuk, sinema yazarlığı vb. konuları -her birini ayrı bir araştırma konusu saydığımızdan- ele almadık.
Yine aynı şekilde belirtmeliyim ki, elinizdeki bu kitap yer yer bir tür ''derleme'' niteliği taşımaktadır; sık sık başka yazarlara -gerek belirli bir dönemi büyük bir canlılık ve heyecanla yansıttıkları, gerekse tartışılmaz yorum ve değerlere vardıkları için- konuşma olanağını tanıdım.
*
Okur, sanırım, belki bir ''tarih'' kitabına -daha doğrusu ''geleneksel'' bir tarih kitabına- uymayan gereksiz sayılabilecek örneklerle karşılaşacaktır. Sözünü ettiğim filmler bazıları, hatta çoğu, bırakın tarihi, o günün izleyicileri ve eleştirmenleri tarafından bile değerlendirilmeye alınmamıştır. Ama yanlış bir atılım bile zamanla belirli bir dönemin, bir yılın havasını son derece etkileyici bir şekilde verebilir.
*
Kaldı ki, bu kitap salt bir sanat araştırması, bir Türk Sinema Tarihi tarihi değildir. Konumuz sanatsal yapıtları ve tecimsel ürünleri, yapıcı kişilikleri ve izleyici memurları, doğru ve yanlış adımları, krizleri ve başarılarıyla genel olarak Türk sinemasıdır. Asıl amacımız bu sinemayı ''görüntülemek''tir.
*
Bu çalışmamızın ilk bölümlerinde ele aldığımız Türk sinemasının ilk altmış üç yılı (1896-1959) bir hazırlık dönemini oluşturur: her ne kadar bu hazırlık dönemi içinde Türk sineması ''konuşmaya'', yani kendine özgü bir sinema dili oluşturmaya başlıyor olsa dahi. Buna rağmen, bir sonraki kırk yıl, bütün o malzeme bolluğu, uç davranış ve örnekleri, krizleri ve aşırılıklarıyla ülke sinemasının en zengin, en olgun, en araştırmacı, tartışmalı, karmaşık, inişli çıkışlı ve güncel bölümünü oluşturacaktır.
*
Türk sineması 1960'larla birlikte ''neyi'' ve ''nasıl'' anlatacağını çok daha dikkatli ve kendi olanakları içinde bilinçli bir şekilde saptayıp çalışmaya koyulmuştur. O yıllardan itibaren Türk sineması, toplumsal ve siyasal olaylara, krizlere, çalkantılara, hükümet değişikliklerine ve bunların getirdiği özgürlüklere -aslında daha çok sınırlamalara- daha duyarlı olmaya başlamış -ya da olmak zorunda kalmış- ve kaçınılmaz bir paralellikle her türlü kriz, umut, hatta sendikal olaylardan cinselliğe, 12 Eylül öncesinden feminizme kadar her türlü belirgin etkin ''moda'' veya ''akım'' beyazperdede dolaylı veya doğrudan yankısını bulacaktır.
*
Türkiye'de devlet ve ordu desteğiyle kurulup ilk adımlarını atmış olan sinema, tek partili dönem boyunca serbest ve özel sermayenin bir ürünü olarak herhangi bir resmi destek ya da hükümetlerin somut bir ilgisine sahip olmaksızın kendi çizgisinde yürümüştür.
*
Türk Sinema Tarihi'ni hazırlarken olayları, kişileri ve ürünleri ülkemizde ortaya çıkan çeşitli durumlara bağlama zorunluluğu duydum. Çok bilinen ve çok tekrarlanan bir gerçek vardır: Herhangi bir ülkenin sinemasını ülke sorunlarından ve gidişatından soyutlamak olanaksızdır.
*
Üzerinde durmak istediğim başka bir değerlendirme yöntemi de şudur: Genelde Türk sinemasından söz edildiğinde aslında bir Yeşilçam Sineması'ndan söz edilmektedir; son derece pratik, bir hayli kolay ve giderek yanıltıcı olabilen bu tanımlama, beraberinde bir kodifikasyon endişesini de getirmektedir. Ticari yapımları ve yapıları, klişeleşmiş koruları, anlatım tik'leri, sanatsal / deneysel / özgün / amatör yapıtları ve yaklaşımlarıyla birlikte her ülke sineması, tarihsel perspektif içinde bir bütündür. Birini öbüründen ayırmak, estetik kaygı ve çeşitleme için olsa bile çeşitli yanılgılara ve değer dengesizliklerine yol açabilmektedir.
*
Türk sinemasında dönem dönem yaşanan enflasyonist yaklaşımı, bunun doğurduğu furyaları, duraklamalı, kriz ve geçiş yıllarını, tüm bunların ortaya attığı çözüm şekillerini ucuz ya da olumsuz olarak eleştirmek son derece kolaydır. Ama bütün bunlar siyasal / toplumsal / ekonomik süreçlere yerleştirilip açıklanmadıkları sürece varılacak sonuçlar, getirilecek eleştiriler sağlam ve geçerli bir temele dayanmış sayılamaz. Kaldı ki -tekrarlamakta belki yarar vardır- tarihçiyle eleştirmeni birbirinden ayırmak gereklidir: Tarihçi, nesnel bir yaklaşım içinde olaylar, kişiler ve ürünlerle ilgilenir, çeşitli yorumlarda bulunur, ama yargılamak onun görevi değildir. Yargı ya da övgü, tarihsel süreç içinde olumlu ya da olumsuz olan, bu tür bir yaklaşım uygulandığında kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Olumsuz ve zararlı sayılanı yerip suçlamak daima kolaydır. Olumsuz ve zararlı sayılanın nedenlerini saptayıp temeline inmekse bambaşka ve çok daha uğraştırıcı bir yöntemdir. Örneğin başlangıçta umut veren ve beğeniyle karşılanan bir sanatçıyı, sonradan değişik bir çizgi seçtiği için yermek, onun yorgunluğundan ya da tükenmişliğinden söz etmek zaman içinde aceleye getirilmiş birtakım değerlendirmelere neden olacaktır.
*
Tarihçi, burun kıvırmamalıdır; genelde çizmek istediği panoramanın gerçek bütünlüğünü bozmamak için değer ya da önem taşımayan ya da taşır gibi görünmeyen şeyleri bile dikkate almak zorundadır, çünkü var olmuş ya da var olanları görmezlikten gelemez, gelmemelidir; çünkü tarih, bilindiği gibi, küçük olaylarla da oluşur. Tarihçi geçmiş olaylar, kişiler ve ürünlerle belirli bir uzaklıktan -bir tür zaman tünelinden- baktığında bazen acımasız, bazen de fazla anlayışlı ve hoşgörülü olur. En doğrusu ve uygunu, hiçbir uç noktaya kaçmadan gerçekçi, nesnel ve ölçülü bir yaklaşım sergilemektir. Eksiklerimize ve kusurlarımıza rağmen böyle bir noktaya yaklaşabilmişsek kendimizi görevi başarmış sayacağız.
*
Türk Sinema Tarihi'nin 1960-1986 dönemini noktaladığımda her şeye rağmen oldukça iyimser ve aynı ölçüde temkinliydim. ''Kriz'' sözcüğü o dönemde gündeme yerleşmişti ve her seferinde olduğu gibi çareler aranıyor, teklifler ve öneriler sunuluyor, çıkış kapıları zorlanıyordu. Daha sonra, kriz iyice yerleştiğinde her şey denendi: Devlet yardımları, ortak yapımlar, sponsor bulma çabaları, Eurimages gibi uluslararası kuruluşlar vb.
Hâlâ tam oturmamış durumdaki film endüstrimiz, eski kalıplar ve yapım uygulamalarına tamamen sırt çevirerek yeni ve zorunlu bir yapılanmaya giriyordu. Eskiden olduğu gibi tasarısını destekleyip finanse edecek bir yapımcı bulamayan yönetmenler kendi yapım evlerini kurdular ve kendi yapıtlarına dağıtımcı aradılar. Eski endüstri zinciri (yapım, dağıtım, gösterim) yok olurken Amerikan filmlerinin giderek artan egemenliği, sinema salonlarının yetersizliği, yapımcılık maliyetlerini kabartan enflasyon eskiye göre çok daha farklı durumlar ve çözüm arayışlarını da beraberinde getiriyordu.
*
Türk sineması ve onu yaratıp yaşatanlar birdenbire bağımsızlıklarına kavuşma şansıyla karşı karşıya geldiler. Klişeler ve kalıplaşmış türler beyazperdeden televizyon ekranlarına geçerken bunları yaratıp destekleyen ''piyasa'' tarihe karıştığında yenilik ve özgünlük şart oluyordu. Değişen koşullar, getirdikleri tüm sorun ve zorlamalara karşın farklı heyecanlar ve umutlar yarattılar. Değişen teknikler ve donanımlar her şeye rağmen daha aydın ve ülkesinin sorunlarına daha fazla eğilen bir sinema anlayışını getiriyordu.
*
Kalıpların kırıldığı, deneyler ve deneysel boyutların ön plana getirildiği kesindi, ama bu hareketin içinde kullanılan kuramların ve belirlenmiş kesin hedeflerin olmayışı yüzünden geçilmesi gereken yolun üzerindeki birçok engel aşılamamıştı. Sayısız iyi niyetli çabalar ve denemeler her defasında beklenilen sonuçları doğuramayacaktı; eskiden sinema salonlarını doldurup Türk sinemasını yaşatan izleyici kitlesiyle kopan bağların çoğu elbette yeniden kurulamadı, kurulamazdı da, üstelik yeni bir izleyici kuşağını oluşturmak uzun zaman alacaktı.
*
Son on bir yıl içinde -sürenin nispeten kısa olmasına rağmen- birçok değişiklik yaşandı ve yaratıldı. Bugün durum gerektiği kadar açık sayılamayacaksa da on yıl öncesine göre çok daha belirgindir. Bazı filmlerin rekor düzeydeki hasılatları -nedenlerini araştırmak koşuluyla- umutları yeşertiyor olsa bile sinema gibi riskli ve sürprizlere açık bir gösteride aşırı heyecan daima kendi tehlikelerini yaratır. Bugün, iyi niyetle, bir ''rönesans''tan, bir ''yeniden doğmak''tan söz ediliyor, ama bu sözcüğü kullanabilmek için henüz çok erkendir, çünkü bilindiği gibi istisnalar kural oluşturmaz.
*
Sorun ''Yeşilçam öldü, yaşasın yeni Türk sineması'' değildir. Sorun, yapılanma denildiğinde gerçekten yapıyı kurmak, desteklemek, kaynakların sürekliliğini sağlamak, ulusal bir sinemanın bütünü olan karakterini belirtmek, bunu yurt içinde ve dışında kabul ettirmektir.
*
Tarihsel bir boyut ve yaklaşım içinde bir yapıtın sağlıklı değerlendirilebilmesi için belirli bir sürenin geçmesi şarttır. Bugün ilgi çeken bir film zaman içinde kolayca ''out'' olabilir. Aynı şekilde bugün fazla ilgi uyandırmayan bir başka film, yıllar sonra bir klasik konumuna ulaşabilir. Kesin yargı ve övgüler, güncelliği dahilinde genelde gazete sayfalarında kalırlar. Tarihsel perspektifte kalıcılığa erişebilmek için daha ölçülü ve nesnel olmak gerekmektedir. Tarihçi eleştirmen değildir, anlık heyecanlar ve duygusal değerlendirmelere kapılmadan aktarmak ve sonuçlar çıkarmakla yetinmelidir. Sonuç çıkartmaksa sadece bilgi ve belgelere dayanmakla olasıdır. (Sayfa: 9-11)
*
*
*
BU KİTABA AİT DİĞER PAYLAŞIMLAR:
*
*
BLOGGER HESABINDAN YAPILACAKTIR. İLGİLENENLERE..

30 Nisan 2025 Çarşamba

Daniel Defoe - Robinson Crusoe (Türkçesi: Akşit Göktürk)

 

Çevirenin Önsözü:
*
''Robinson Crusoe, on sekizinci yüzyıl başı İngiliz düzyazısının gündelik yalın dile dayalı özelliklerini, açıklayıcı işlevini yansıtan ilk uzun soluklu düşsel anlatıdır. Geniş halk kitlelerine seslenen ilk romandır İngiliz dilinde. Defoe'nun roman türünün babası diye anılmasının başlıca nedeni de budur.''
*
''Robinson Crusoe'nun böylesine sevilmesinin, yayımlanışından bu yana bunca okur kuşağını büyülemesinin bir ikinci nedeni, bu yapıtın, bireyciliğin ilk haklı yüceltilişi olmasıdır. Bu yönüyle sürükler kişiyi, ıssız adaya düşmüş gemiciyle kendi arasından özdeşlik kurar okur. Rousseau'nun Robinson Crusoe'ya duyduğu büyük hayranlığın nedeni bu özelliktir. Bireyin yalnızlığından göğeren yeni bir yaratıcılığın, yeni bir tarih bilincinin, uygarlığın yeniden üretilmesinin, doğanın yeniden alt edilmesinin coşkusundan doğan özelliktir bu.''
*
''Görüldüğü gibi, özellikle ilk iki bölümüyle Robinson Crusoe, anlatı yazınının tarihinde, romantik bir ülkünün, ün ya da onur gibi değerlerin ardından koşmayan, bütün çabasıyla eylemi kendi nesnel güvenliği ile rahatlığını sağlamaya yönelik olan ilk gerçekçi kahramanın dile getirilişidir. Bu alanda Defoe'nun yapıtından önceki örneklerin büyük bir çoğunluğu, zenginlik, ün, mutluluk, adalet gibi soyut ülküler uğruna göze alınmış serüvenlerin öyküleridir. Üstelik bunların çoğu, soylulara, din çevrelerine, kısacası, klasik gelenekle eğitilmiş beğenilere seslenen, yüksek tabakalıların beklentilerini karşılamaya yönelik, alegorik öykülerdir. Robinson Crusoe ise herkese seslenir, kahramanı sıradan bir kişidir. Yapmacıksız nesnel anlatımı, sıradan gündelik ayrıntıları konu edinmesi ile her çağda, her bireyin yaşamında anlam geçerliliği kazanır.
Robinson'un umursamaz güçleriyle didişen elleri, taş yontar, odun keser, çömlek yapar, ekin biçerken, bireyin onurlu bağımsız yaratıcılığını, yeni bir varoluş savaşımının coşkusunu kökünden kanıtlar. Bu coşkunun titreşimleri Rousseau'dan geçerek Fransız Devrimi üzerinden yüzyılımıza uzanacaktır.
Robinson Crusoe değişik dillerde birçok okurun gözünde düpedüz bir çocuk öyküsü olagelmiş, bu yapıtın Türk okurunca alımlanışı da aşağı yukarı aynı çizgiyi izlemiştir. Ancak bu yapıt daha derin anlamını, Aydınlanma Çağı'nda, evrenin karşısına dikilen, geleneksel katılıkları kırmaya, dünyayı usun gücüyle değiştirmeye çalışan sıradan kişinin, ''herkes''in destanı olarak verir bize. Onu dünya dillerinde yazılmış en büyük birkaç yapıttan biri durumuna yücelten özellik budur.''
*
Akşit Göktürk (Sayfa: 7-14)
*
''..bir suçu işlemekten utanmazken, sonra duyulan pişmanlıktan utanmak; insanı sırılsıklam budala gösterecek bir davranışta bulunmaktan sıkılmazken, bilge gösterecek vazgeçişten sıkılmak gibi.'' (Sayfa: 33)
*
''..hor kullanılmış bir mutluluk, çoğunlukla en büyük yıkımlara yol açar." (Sayfa: 56)
*
''Apansız gelen sevinçler, acılar gibi, sarsar ilkin.'' (Sayfa: 64)
*
''..bu dünyadaki en kötü durumlardan edindiğimiz yaşantılara dayanarak şu kuralı benimsemeliyiz; insan, her kötü durumda, avunacak, iyi yönlerle kötü yönler hesabında defterin alacak bölümüne yazacak olumlu noktalar bulabilir.'' (Sayfa: 84)

''Bir sabah, gönlümde büyük bir üzüntüyle Kutsal Kitap'ı açtığımda şu sözlerle karşılaştım: ''Seni hiçbir zaman bırakmayacağım, unutmayacağım da.'' Hemen bu sözlerin benim için söylenmiş olduğunu düşündüm, yoksa tam Tanrı'nın unuttuğu ya da bıraktığı bir kimse gibi, durumuma ağıt tuttuğum bir anda bu sözler böyle karşıma çıkar mıydı.? ''Peki öyleyse'' dedim ''Tanrı beni unutmadıktan sonra, bütün dünya unutsa ne çıkar.? Dünyayı kazanıp da, öte yandan Tanrı'nın esirgeyişini, bağışını yitirmek, şimdiki durumumla oranlanamayacak ölçüde büyük bir zarar olmaz mıydı.?''..'' (Sayfa: 133)

Görsel Kaynağı: https://victorianweb.org/art/illustration/cassell/23.html

''..her şeyin özünü deneylerle öğrenmek, bana kesin bir doğrulukla dünyadaki bütün güzel şeylerin, bize gerekli olanından fazlasının hiçbir işimize yaramayacağını anlatmıştı; bu güzel şeylerden, gerçekte gene başkalarına bırakmak üzere, nice çok yığarsak yığalım, bizim yararlanabileceğimiz, ancak kendi kullanabileceğimizdir, fazlası değil.'' (Sayfa. 150)

Görsel Kaynağı: https://learnenglish-new.com/easy-english-short-stories.../

''Biz böyleyiz işte. Tam tersi bir durumla karşılaşmadıkça, içinde bulunduğumuz durumun değerini hiçbir zaman anlayamayız; durumumuzun bize sağladığı yararları da ancak bunları yitirince görürüz.'' (Sayfa: 161)

Görsel Kaynağı:https://wordsworth-editions.com/robinson-crusoe-2/

''..her yaratığa yiyeceğini veren doğa, o yiyecekten nasıl yararlanılacağını da doğal bir yolla öğretiyor..'' (Sayfa: 169)

Görsel Kaynağı: https://victorianweb.org/.../cruikshank/crusoe/14.html

''Korku içinde bulunan insanlar ne gülünç kararlar veriyor.! Korku, onları kurtuluş için aklın gösterdiği yollardan yararlanmaktan alıkoyuyor.'' (Sayfa: 181)


''..büyük bir ışığın, Tanrısal Ruh'un aydınlattığı yetilerimizle, Tanrı Sözü'nü tanımakla artan anlayışımızla birlikte, bütün bu güçlerimizi ne bayağı bir yolda kullandığımızı görerek çok üzülüyor, neden Tanrı böyle kurtarıcı bilgileri milyonlarca candan esirgiyor, oysa şu zavallı vahşiye bakarak vardığım sonuca göre, bunlar bu duygularla bilgileri bizden çok daha iyiye kullanabilirler diyordum.'' (Sayfa: 231)


''Canlarının böyle hiç umulmadık bir yolda kurtulmasından dolayı bu zavallı insanların sevinçlerini, gösterdikleri garip taşkınlıkları, aşırılıkları anlatmak, olacak şey değildir; korkuyu, acıyı anlatmak kolaydır, iç çekişler, gözyaşları, inlemeler, baş ile ellerin birkaç eylemi korkunun belirtileridir; ama aşırı bir sevinçte, apansız bir kıvançta bin türlü gariplik vardır; kimi ağlıyor, kimi en korkunç bir acıyla çarpılmış gibi kendinden geçmiş saçını başını yoluyor, kimi tıpkı deliler gibi kendi kendine saçmalıyor, kimi ayaklarını yere vurarak gemide öteye beriye koşuyor, kimi ellerini ovuşturuyor, kimi oynuyor, türküler söylüyor, kimi gülüyor, bağırıp çağırıyor, kimi bütünüyle uyuşmuş, tek söz bile etmeden öylece duruyor, kimi hastalanmış kusuyor, kimi bayılmış, kimi bayılmak üzere, pek azı da haç çıkararak Tanrı'ya şükrediyordu.
*
Belki uluslarının, Fransız ulusunun birtakım özelliklerinin de bunda bir payı vardı; çünkü Fransızların öteki uluslardan daha uçarı, daha tutkulu, daha oynak, ruhça ötekilerden daha taşkın oldukları bilinen bir şeydir. Onların bu davranışlarının nedenini açıklayabilecek ölçüde derin bir düşünür değilim; ama o güne dek böyle bir şey görmemiştim. Benim iyi vahşim Cuma'nın sandalda babasını bulduğu zaman gösterdiği coşku buna çok yakındı, adada denizcilerin elinden kurtardığım kaptanla iki arkadaşının sevinci de bu yolda bir şeydi; ama gerek Cuma'nın taşkınlığı gerekse daha önce görmüş olduğum taşkınlıklardan herhangi biri bunlarınki yanında hiç kalırdı.
Üstelik yukarda sözünü ettiğim türlü türlü davranışlar ayrı kişilerde göze çarpmıyor, tam tersine, bütün bu garip taşkınlıklar birbiri ardından aynı insanda görülüyordu. (..)
*
Aralarında biri yaşlı, biri genç iki papaz da vardı; işin garibi, yaşlı olan daha çok azıtmıştı. Gemimize ayak atıp da kurtulduğunu görür görmez ölü gibi yere yığılıverdi; en ufak bir canlılık belirtisi bile göstermiyordu; doktorumuz kendisini ayıltmak için gerekli ilaçları yaptı, yaşlı papazın ölmediğim-ne gemide ondan başka inanan da yoktu. (..)
*
Genç papaz ise büyük bir soğukkanlılıkla davranıyor, gerçekten ağırbaşlılığıyla herkese örnek oluyordu; gemiye ilk çıktığı zaman yüzükoyun yere kapanarak kurtuluşundan dolayı şükretmeye başladı. (..) (Sayfa: 354-356)
*
''..buna karşılık yardım dilenen insanların, kendilerine destek olan, yiyecek veren kimselere böyle akıl öğretmeye kalkmalarının ne yakışıksız bir şey olduğunu söyleyerek ters davrandıklarını anlattılar; anlaşılan, kendi yardımlarıyla yaşayan kimselerin, kendilerine hiçbir zaman akıl öğretemeyeceğine inanıyorlarmış.'' (Sayfa: 439)
*
''Kervanımız çok büyüktü; yanılmıyorsam üç yüzle dört yüz atımız, her durum göz önünde tutularak iyice sil*ahlanmış yüz yirmi adamımız vardı; çünkü doğudaki kervanların Arapların saldırısına uğraması gibi, buradakiler de Tatarların saldırısına uğruyordu; bununla birlikte Tatarlar, hem Araplar gibi tehlikeli değildiler hem de üstünlük kazandıkları zaman onlar gibi barbarlık etmiyorlardı.'' (Sayfa: 581)
*
''..korkaklar tehlikenin bulunmadığı yerde her zaman yiğit kesilirler.'' (Sayfa: 589)
*
''..bizim coğrafyacılar bu Moğol Tatarlarının Kutsal Kitap'ta adı geçen Goglar ile Mogoglar olduğunu ileri sürerler.'' (Sayfa: 596)

Osman Pamukoğlu - III. Dünya Savaşı (Ne Zaman Çıkacak ve Kimler Arasında Olacak)

Arka Kapak * III. Dünya Savaşı kitabı yayımlanmasından kısa bir süre sonra 30 ülkenin medya kuruluşlarında 408 kez yer almıştır. Kitap Rusya...