14 Ağustos 2026 Cuma

Osman Pamukoğlu - İttihat ve Terakki İSYANKÂR DOĞANLAR

''Hak bildiğin yola, yalnız gideceksin.''
*
Tevfik Fikret
*
İttihatçıların üzerinde ısrarla durarak söyledikleri bir söz vardır.
''Hiçbir tarihçi veya yazar, İttihat ve Terakki'nin tarihini yazamaz.! İttihatçıların hatıralarından öğrenilebilir.''
Kitapta bu serzenişe bağlı kalınmıştır..
Tarih dönemlere ayrılmazsa, anlaşılmaz ya da zor anlaşılır bir hale gelmektedir.
Cumhuriyeti iyi anlayabilmek için, 1908-1918 dönemine bakmak gerekiyor..
*
Osman Pamukoğlu
30 Ağustos 2019, Ankara (Sayfa: 9)
*
TEK KURŞUN
*
''..Doğu'nun bütün sorunları Pomeranyalı bir tek askerin hayatına değmez.!'' sözünü sık sık kullanan Bismarck, Doğu'ya egemen olma amacının öncüsü olarak da Avusturya'yı o yola sevk etti..
Avrupa'da, Türklerin elinde sadece üç ülke kalmıştı: Trakya, Makedonya ve Arnavutluk. Bu ülkeler Edirne, Selanik, Manastır, Yanya, İşkodra ve Kosova vilayetlerine bölünmüştü. Elde kalanlar çok bir şey değildi ama Türkiye'ye bir Avrupa devleti niteliğini muhafaza ettirmeye yeterliydi. Ayastefanos Antlaşması, bu kadarını bile çok görmüştü. Fakat büyük devletlerin rekabeti sayesinde, Türkiye bir Asya ülkesi olarak girdiği Berlin Kongresi'nden yine bir Avrupa devleti olarak çıkmıştı..'' (Sayfa: 12)
*
GENÇ-JÖN TÜRKLER
*
''1839 Tanzimat Fermanı bir kurtuluş reçetesi olarak ilan edilmiştir. Ancak Avrupa'yı yakından tanıyan bazı Osmanlı aydınları, yapılan yeniliklerin devleti dağılmaktan kurtaramayacağına inanıyorlardı. Bu aydınlar devleti kurtarmak için, Müslüman ve Hıristiyan bütün yurttaşların tam bir eşitlik içinde ülke yönetimine katılmasını, Meşrutiyet yönetiminin (parlamento idaresine dayanan hükümet şekli) kurulmasını, padişah yetkilerinin yasalarla düzenlenmesini, hukuksuz yönetime son verilmesini istiyorlardı.
(..)
Yeni Osmanlıların amacı, ''hasta adam'' denilen Osmanlı Devleti'ni özgürlükçü yollardan kalkındırmaktı. Cemiyet'in programı, ülkedeki mutlakiyet (monarşi) rejimi yerine meşrutiyet idaresini getirmekti.'' (Sayfa: 17-18)
*
''Osmanlı Devleti'nin kötü giden talihini değiştirmeye çalışan Namık Kemaller kuşağına Avrupalılar, Fransızca bir terim olan ''Jeune Turc - Jön Türk'' sözcüğünü kullandılar. Bu nedenle, Yeni Osmanlılar ve daha sonraki siyasi kuruluşların faaliyetleri Avrupalılar için, ''Genç Türkler-Jön Türkler'' hareketi olarak tanımlanmaya devam etti.
Tanzimat döneminin başlayan yenilik hareketleri sırasında Osmanlı Devleti, Avrupa'dan yüksek faizli borç almıştı. Bu paralar Padişah Abdülmecit ve Abdülaziz tarafından ülkenin kalkınması, ekonomik durumun düzeltilmesi için harcanacağı yerde saray ve köşk gibi çok gösterişli binaların yapımında kullanıldı. Bu nedenle devletin mali durumu çok bozuldu. Padişahların gereksiz yere para harcaması ve devleti büyük borçlar altına sokması, halk ve aydınlar arasında genel bir hoşnutsuzluk yarattı.'' (Sayfa: 18-19)
*
''Adı ister yeni Osmanlılar, ister Genç Türkler - Jön Türkler olsun.! İttihatçılara, ''Vatan'' ve ''Millet'' ülküsünü verenler; onların ruhlarını besleyenler; Namık Kemaller, Ziya Paşalar, Şinasiler ve Ali Suavilerdi.'' (Sayfa: 20)
*
İTTİHAT VE TERAKKİ CEMİYETİ'NİN KURULUŞU
*
''1889'da, İstanbul Askeri Tıbbiyesi'nde küçük, gizli bir öğrenci grubu ile başlayan hareket, daha sonra İstanbul'daki yüksekokullara ve Rumeli'ye dal budak salmıştır. Kuruluşundan kısa bir süre sonra da Avrupa'da bulunan benzer hareketler ve çeşitli isimlerle bağlantısı sağlanmıştır.


Cemiyet'in kurucusu Ohrili İbrahim Temo'dur. İbrahim Temo konuştuğu her arkadaşına şunu söylemiştir:
''Aziz vatanımızın bugünkü vaziyeti ve yönetim tarzı ile yok olup gideceğini hepimiz biliyoruz. Sürekli dertleşip duruyoruz. Fakat tehlikenin giderilmesi için bir çare bulamıyoruz. Bence böyle kuru laflar ve mütalaalarla zaman kaybetmeyip faaliyete geçmek gerekir.''
Onlar: ''Ne gibi bir faaliyet.?''
İbrahim Temo: ''Bir Cemiyet kurmak.''..'' (Sayfa: 21)


''İbrahim Temo: ''Arkadaşlar, ülkemizin başına bela kesilerek, Yunanistan'ın bağımsızlığını kazandıran ''Etniki Eteria'' komitesini teşkil edenler kimlerdi bilir misiniz.? Rusya'nın Odesa şehrinde ticaretle meşgul bir meyhaneci ve bir bakkal çırağı ile amcası zengin bir tüccarın üç Rum çırağı idi. Gelişmemiş bu cahil gençler pek az zaman içinde buna, bu büyük emellerine muvaffak oldukları halde, bizim gibi yüksek tahsil görmüş, dünyanın iyisini kötüsünü bilen dört tıbbiyeli niçin başarılı olmasınlar.? Hem de vatanımız içinde kutsal bir fikir ve amaçla işe başlar ve bu ideal uğruna yemin edersek, biz dört dürüst, namuslu, vatanperver gençlerin elleri birbirini sıkmış olur. Kalplerimiz vatan sevgisiyle çarparsa başarıların kapıları açılır,'' dedi.'' (Sayfa: 22)


''Şam'da ''Vatan ve Hürriyet'' cemiyetinin kurucusu olan Yüzbaşı Mustafa Kemâl, önce gizlice daha sonra da atamalı olarak Selanik'e geldi ve kendi Cemiyeti'ni kapatarak İttihat ve Terakki'ye katıldı.'' (Sayfa: 25)
*
SAVAŞ VE HAFİYELİK:


''Padişah Abdülhamit 31 Ağustos 1876'da tahta çıktı. İlk zamanlarda başbakana ve bakanlara karşı nazikti ve Bakanlar Kurulu toplantılarına sık sık katılırdı. Bu ise, yeni ve ümit verici bir başlangıçtı. Fakat kendisinin ''İhtilalci Adamlar'' diye tanımladığı Yeni Osmanlılar ve bunların kendisine karşı bir darbe hazırlama ihtimalleri, onun kafasında ilk ''sabit fikir'' olarak filizlenmeye başladı. Mithat Paşa'nın sürgüne gönderilmesi, Millet Meclisi'nin kapatılışı ve Ziya Paşa, Namık Kemal gibi Genç Osmanlıların İstanbul'dan uzaklaştırılışını yetersiz görmeye başladı.'' (Sayfa: 29)
*
''Abdülhamit zamanla büsbütün kendi içine gömüldü. Dış âlemden koparak, sarayın dört duvarı arasına kapanmaya başlayınca da elbette ki, ilk sarılacağı kaygı, nefsini korumak, saltanatını ne pahasına olursa olsun sürdürme çarelerini aramak oldu. Bu ruh hali ve koşullar içindeki bir adam ise, etrafında sağduyu ve mantık sahibi insanları değil, kendisinin bu zaaflarını sezen, bundan faydalanmak isteyen, bütün işleri Padişah'ı vehimlendirmek ve bilgi sızdırmak olan insanları bulacaktı. Ve bu durumdan, Abdülhamit'in kendini hiçbir zaman kurtaramayacağı bir mekanizma ve bu mekanizmanın değersiz, fakat tehlikeli kadrosu doğdu: Hafiye örgütü - jurnalcilik ve jurnalciler..
(..) Sarayda bu işi örgütleyen ilk adam Damat Mahmut Paşa'ydı. Ama sistemin ilk kurbanlarından biri o oldu. Akrebin kendisini sokması gibi önce onu yok etti.


Jurnalcilik, bir ihbarlar sistemi idi. Jurnalciler ise muhbirler.! Ve bunların sayısı ve hesabı yoktu.! Jurnalci bu işler için görevlendirilmiş bir tip de değildi. Bakanlardan sokak adamlarına kadar, herkes Saray'a jurnal verebilirdi. Yapılan ihbarların ise gerçek olması, akla mantığa uygun olması şart değildi. Yaptığı ihbarların asılsızlığından kimse zarar görmezdi. İş böyle olunca da Saray'a jurnaller sel gibi akmaya başladı ve bu jurnaller, Abdülhamit saray bürokrasisinde, günlük işlerin en önemlileri arasında yer aldı. Abdülhamit'ten ise hiçbir jurnali saklamaya, kimsenin yetkisi ve cesareti yoktu. Ve bunların ya asılları ya da özeti mutlaka padişaha sunulurdu. O bunları mutlaka incelerdi.'' (Sayfa: 30)
*
''İhbarlar bu seviyede de kalmıyordu. Üsküdar'da kulübesinden bahçesinde topraktan kumbaralar yapıp satan bir fakirin yaptığı bu şeylerin, kumbara değil bo*mba olabileceğini komşusu Saray'a jurnal etmişti. Topraktan kumbaralar meydandaydı ama tahkikat üç aydan fazla sürdü. Çeşitli komisyonlar kuruldu. Fakat öyle bir hava vardı ki hiç kimse Padişah'a ''bunlar bo*mba değil, kumbaradır'' demek cesaretini kendinde göremiyordu. Saray'a yağdırılan jurnallerin bazen günde 5000-6000'e vardığına dair kanıtlar vardır.'' (Sayfa: 31)


''Abdülhamit Yıldız Sarayı'ndan baktığı zaman gördüğü Anadolu Yakası'ndaki Çamlıca sırtları ile Kız Kulesi'nden ibaretti. Kaldı ki bu daracık âleme de gene şüpheler ve korkularla bakıyordu.
Saray'ın içinde ve etrafında , sayıları 15.000'e varan lüzumsuz hizmet adamları ve muhafız ordusu besliyordu. Muhafızları ve çevresi ne kadar artarsa, vehmi ve şüpheleri de o kadar artıyordu.'' (Sayfa: 32)
*
BALKAN KOMİTACILARI:
*
''Önce fikirlerle beliren, bir taraftan dış etkiler, diğer taraftan iç etkenlerle güçlenen milliyetçi akımların, er geç bir örgütlenme ve sonra da eylem sürecine girmesi kaçınılmaz bir gelişmeydi ve öyle de oldu.
(..)
Makedonya mücadelelerinde en aktif unsur olan Bulgarlar arasında, muhtelif komitalar vardı. Ve bunlar kendi aralarında, zaman zaman, Osmanlı hükümetine ve Müslüman halka karşı giriştikleri ka*nlı savaşlardan daha sert ve daha va*hşi bir şekilde savaştılar. Ama esas amaç birdi: Osmanlı hâkimiyetine karşı savaşmak.!'' (Sayfa: 35)
*
''..hükümet, daha 1898 Berlin Antlaşması ile Balkanlar'da reform yapmayı taahhüt etmişti ama bunun için hiçbir hareket yapmadı. 1901'den itibaren tedhiş hareketleri arttı. Bulgarlar yalnız Türkleri değil, kendi komitalarına karşı saydıkları soydaşlarını ve Rum kilisesine bağlı Bulgarları da ö*ldürüyorlardı. Sal*dırılar yabancılara karşı da yapılmaya başlandı.


Serez'de bir maden müdürü olan Fransız Chevalier, güpegündüz dağa kaldırıldı. Ve 15.000 altın fidye alarak serbest bırakıldı. Hükümet sadece seyirci kaldı. Miss Stene isimli bir İngiliz rahibesi de dağa kaldırıldı. 16.000 İngiliz lirası karşılığında serbest bırakıldı. Hükümet gene seyirci kaldı. Ama bu fidye, kurtarma paralarını yabancılar değil, hep Osmanlı hükümeti ödüyordu. Yani Makedonya komitaları; si*lahlanma, donanım, örgütlenme paralarını Osmanlı devletinden alıyorlardı. Hani şu memurlarının, subaylarının, jandarmalarının aylıklarını veremeyen Osmanlı hükümetinden.! Bu yeni kaynağı keşfeden komitalar, bu yolla geniş ölçüde ferahlanıyor, baskınların arkası kesilmiyordu.'' (Sayfa: 39)
*
NEDEN SELANİK.?


''Cemiyet'in Selanik'teki genel merkezi bir toplantı yaparak 21-22 Temmuz gecesi ihtilalin başlamasına karar verdi. İhtilal, Rumeli'nin tüm yörelerinden halk ve asker adına, Saray'a Anayasa'nın yürürlüğe girmesine ve Meşrutiyet'in ilanına ilişkin telgrafların çekilmesi biçiminde uygulamaya konulacaktı. Bu arada Selanik ve diğer kentlerde duvarlara Meşrutiyet'in ilan edildiğine dair bilgiler asılacaktı. Bildiriler Fethi Bey (Okyar) tarafından kaleme alındı. Bu kararı alan genel merkezin olağanüstü toplantısına katılanlar şunlardır: Talat Bey, İsmail Canpulat, Mithat Şükrü, Binbaşı Cemal, Binbaşı İsmail Hakkı, Manyasızade Refik, Binbaşı Fethi (Okyar), Müftüzade İhsan Namık, Yüzbaşı Hasan Fehmi.'' (Sayfa: 48)
*
UYANIŞ PARILTILARI:
*
''Makedonya'da sayıları 2000'e varan ihtilalci subaylar, başka bir dil konuşuyorlardı. Meşhur halk şairi Dadaloğlu'nun: ''Ferman Padişahınsa, dağlar bizimdir'' dizesi, Makedonya'daki asi subaylar için söylenmiş gibiydi. Gün geldi, Enver Bey de dağların yolunu seçti. Yolu, kendileri ile her gün bo*ğazlaştığı en azılı Bulgar çetelerinin kaynaştığı dağlardan geçti. Sırtına basit bir Makedonya köylüsü elbisesi giydi ve o gün:
''Artık ben bir hiçim, kim bilir nerede, hangi ku*rşunla ö*leceğim ve cesedi, bir asi olarak bir köşeye atılacaktır..'' dediği gündü. Nereye gidecekti.? Onu da bilmiyordu. En garibi de bu yola çıkarken yanında hiç kimse yoktu. Yalnızdı. Ama ardında sanki milyonlarca insanın yürüdüğünü hisseder gibi bir ruh hali içindeydi. Bir insan, ne kadar yalnız olsa da, ruhunda bu gücü buldu mu, o artık yenilmez. Ve onun yolunu, ö*lümden başka hiçbir kuvvet kesemez..'' (Sayfa: 50)
*
''Halbuki Millet'i Osmaniye, millet demek değildi. Vatan-ı Osmaniye de vatan değildi. Din mensubiyeti ise, başlı başına, millet birliği demek değildi. Eğer öyle olsaydı, Avrupa'da da aynı dinden olan Fransızlarla Almanlar, Almanlar ile Avusturyalılar, hatta İngiliz Anglo-Saksonları ile gene Anglo-Sakson olan Amerika kolonileri birbiriyle savaşırlar mıydı.?
Rumeli'de, Rumeli'yi elde tutmak isteyen Osmanlı idaresi ve subayları ile, onların karşısında ve onlarla savaşan halklar arasında, yani Bulgarlar, Sırplar, Rumlar, Arnavutlarla Osmanlı savaşçıları arasında, önemli bir ''si*lah farkı'' vardı. Ve bu si*lah farkı şuydu: Rumeli'de bize karşı savaşan halklar ve önderler, bir ''milli ülkü'' uğruna çarpışıyorlardı. Yani onlar milliyetçi idiler. Ben Bulgar'ım, ben Sırp'ım, ben Rum'um, ben Arnavut'um diyerek; mensup oldukları milliyeti, kavmi, ırkı, soyu ile kendilerini tanımlıyor ve bununla övünüp gurur duyuyorlardı. Bizim ordu subayları arasında ise henüz ''milli duygu'', yani milliyetçilik-ulusçuluk yoktu. Onlar sadece Osmanlıydı. Ama ne var ki, çağın güçlü akımı olan milliyetçilik karşısında, ''Osmanlılık'' formülü, yani imparatorluk kavramı artık güçsüzdü.'' (Sayfa: 54)
*
''..Abdülhamit'in savunma ve işgal haklarını da kullanmadan Bulgarlara bırakmış olduğu Doğu Rumeli'deki geniş sahalarla, Makedonya'nın içlerine, hatta Selanik'e kadar varan topraklarda zaten Türkler yoğunluktaydı. Bu yoğunluğu artırabilirdik. Ve o zaman Balkan Dağları'nın güneyinde , en az Vardar'a kadar olan geniş bir Avrupa Türkiye'sini, bazı mübadeleler de yaparak kurtarabilirdik. Ve bu parçaya, bütün gücümüzle Türk vatanı diyebilirdik. Geriye kalan Rumeli parçaları, ya Arnavutluk gibi yoğun bir yabancı halkın yaşadığı topraklardı ya da askeri yönden savunulması çok zor olan yerlerdi.
Ali Fuat Cebesoy'un hatıralarında anlattığına göre sınıf arkadaşı Mustafa Kemal, daha okul sıralarında iken bu stratejiyi savunmuştu. Bu görüşte köklü bir vatanseverlik ve bir devlet anlayışı vardı. Ama Mustafa Kemal'in, o zaman safiyane sayılan, arkadaşlarının şiddetli karşı koymalarına sebep olan şey, sezgi ve öngörü zayıflığından çok, onların ''Osmanlı'' olarak yetiştirilmelerinden ileri geliyordu.'' (Sayfa: 55)
*
''Cesurdu, çalışkan ve disiplinliydi. Komitacı savaş tekniklerini (gerilla) çok kısa zamanda pratiğe döktü. Müstakil müfrezelere komuta etti ve Enver Bey, 1908 Hürriyet ilanından önce ve hepsini de kendisinin yönettiği tam 56 komita savaşına katıldı. Ve tabii bir gün yaralandı. Bir ay tedavi görüp hemen dağlara koştu.'' (Sayfa: 56)
*
''..''Amcama (Enver'den iki yaş büyük) şartları sordum:
''Meşrutiyet idaresinin kurulmasına çalışmak ve 1876 Mithat Paşa Anayasası'nı yürürlüğe koymaktan ibarettir,'' dedi.
Zaten defalarca komitalarla ö*lüme maruz kalmıştım. Oralarda ö*lseydim, vatanıma bir hizmet görmeden dünyayı terk etmiş olacağımı hatırladım. Bu yolda ö*lürsem, hiç olmazsa vicdanım rahat olarak ö*lürdüm. Hemen kabul ettim..''..'' (Sayfa: 58)
*
''Enver artık, gizli ihtilal Cemiyeti'nin üyesidir.
''Artık kalbim, vatanın kurtulacağına kuvvetle inanarak, ertesi gün trenle Manastır'a hareket ettim..'' (Sayfa: 59)
*
HÜRRİYET BAYRAĞINI DALGALANDIRMA:
*
''Kurmak Binbaşı Enver, çıktığı yolda yalnız değildir. Rumeli'de nice subaylar ve içlerinde bazı siviller, hep aynı Cemiyet'in içinde ve örgütlerinde aynı gaye için çalışırlar: 1876 Mithat Paşa Anayasası'nın yeniden yürürlüğe girmesini sağlamak.! Osmanlı Devleti'ni Meşrutiyet rejimine kavuşturmak.! Abdülhamit'in istibdat sistemine dayanan saltanatını yıkmak.!
Bu mücadelede hedef, padişahın şahsı bile değildir. Onun saltanat düzenidir.'' (Sayfa: 61)
*
''1897 Türk Yunan Savaşı sırasında ve henüz 9 ay önce okuldan çıkmış bir teğmenken savaş alanında olağanüstü kahramanlık gösteren ve bir rütbe yükseltilerek üsteğmen olan, kendi takımı ile esir aldığı bir Yunan bölüğünü komutanlarının karşısına getiren, Harbiye Bakanlığı tarafından İstanbul'a gönderilen ve orada padişah sarayında ağırlanan Üsteğmen Niyazi Bey.!
Ama Niyazi Bey ilk kalp yarasını orada alır. Padişaha ve rejime karşı itimadı yerle bir olur. İstanbul'a esir olarak getirdiği Yunan bölüğü, Kazım Paşa'nın oğluna teslim edilir. Onun arkasında sokak sokak gezdirilir. Bu çocuk iki rütbe terfi ettirilir. Padişah'tan 200 altın mükâfat alır. Bu para Makedonya'da bir muharip yüzbaşının iki senede eline geçen paradan (o da maaşı tam ödenirse.!) daha fazladır. Halbuki bu çocuk, henüz 13 yaşındadır. Ve sarayın, konağın duvarlarının dışından habersizdir..'' (Sayfa: 62)
*
''9-10 Haziran 1908 gecesi, bütün dünyaya şu haber yayıldı: ''İngiltere ve Rus imparatorları Reval'de görüşerek, Türkiye'nin taksimine karar verdiler.!'' (Bugünkü Estonya'nın başkenti)'' (Sayfa: 62-63)
*
''İttihat ve Terakki'nin Selanik Merkez Heyeti'nden: ''Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti, Rumeli Genel Müfettişi'' tayin edildiğini gösteren bir belge getirilir. Bu belgeyi getiren, aynı Cemiyet'in mensuplarından ve Selanik-Üsküp demiryolları müfettişliği yapan Önyüzbaşı Mustafa Kemal'dir. Mustafa Kemal o gece Tikveş'te kalır ve bütün gece, baş başa ülkenin meselelerini konuşurlar.'' (Sayfa: 67)
*
YAŞASIN MEŞRUTİYET.!
*
''22 Temmuz 1908'de İttihat ve Terakki Cemiyeti padişaha, gerçi saygılı bir dille, ama son ve kesin bir ültimatom verdi:
''Anayasa (1876 Anayasası) uygulamaya konulmazsa, size karşı olan sadakatimizi koruyamayız. Eğer, pazar gününe kadar Millet Meclisi toplanmazsa, harekete geçilecektir. Manastır vilayeti dahilinde bugün mevcut olan bütün sivil amir ve memurla, bütün askeri amirler, subaylar ve erler, bütün din büyükleri, genel bir yemin altında toplanmışlardır..''..'' (Sayfa: 71)
*
''Namık Kemal'in:
''Ö*lürsem görmeden millette, ümit ettiğim feyzi
Yazılsın seng-i kabrime, vatan mahzun, ben mahzun''..'' diye inlediği ve görmeden ö*ldüğü hürriyet güneşi, demek artık doğuyordu..'' (Sayfa: 72-73)
*
''Talat, hissiyat adamı değildir. Onun kafası hesaplara çalışır. Beklenilen günler gelmiştir. Şimdi önlerinde yeni bir yol ve yeni bir devir vardır. Halka şimdi, gözlerini kamaştıracak bir yıldız, hatta efsaneleştirilecek bir kahraman lazımdır. O da bulunmuştur ve karşısındadır. Talat'ın parlak zekası durmadan işler. Bir eliyle Enver'in eline sıkı sıkı yapışır. Sonra onu, etrafını saran ve biraz da ne yapacaklarını şaşıran heyecanlı arkadaşlarının arasından sıyırır. Perondaki halk çılgın gibi dalgalanmaktadır. Bir eliyle Enver'in elini gittikçe sıkar ve onu adeta kucaklarken, sağ kolunu havaya öyle bir jestle kaldırır ki bu oradaki kalabalıklarda ''Susun dinleyin.!'' tesirini yaratır. Ve bütün gücüyle haykırır:
''Yaşasın Hürriyet Kahramanı Binbaşı Enver Bey.!''
Yığınlar gürler:
''Yaşasın.! Yaşasın.!''
Talat Bey tekrar ve daha da güçle bağırır: ''Hürriyet Kahramanı Enver Bey çok yaşasın.!''
''Yaşasın.! Yaşasın.! Bin Yaşasın.!''..'' (Sayfa: 74)
*
İTTİHAT VE TERAKKİ'NİN SADECE ADI VAR.!
*
''..ihtilal kötü bir idareye karşı yapılmıştı, o halde ortada kötülükler ve bunları yapan kötü insanlar vardı. Bu insanların birtakım sorumlulukları olması lazımdı. Hiç kimseye dokunulmadı, hiç kimse tutuklanmadı. Yabancılara verilen imtiyazların düzenleyicileri dahil, aile fertleriyle birlikte Türkiye dışına kaçtılar. Sait Paşa'nın Bakanlar Kurulu bir iki görev ve yer değiştirmeler dışında esaslı bir tasfiye işine girmedi.
İşte bu günlerde Makedonya'dan İstanbul'a ihtilalcilerin ilk temsilcileri geldiler.'' (Sayfa: 78)
*
''..eski devirde ne yapılmışsa, padişahın bilgisi dahilinde yapılmış olması kaçınılmazdı. Çünkü kurulan jurnalcilik sistemi ile uçan kuştan haberi olan Abdülhamit'in, yapılan fenalıkları görmemesine, bilmemesine imkân yoktu. Abdülhamit ise, gene tahtında oturuyordu. O halde başkalarına sorulacak pek bir ey kalmıyordu..'' (Sayfa: 79)
*
''Abdülhamit'in kurbanı, dolayısıyla ihtilalde hak ve söz sahibi olduklarına inanan binlerce kişi Meşrutiyet'in ilanı üzerine geri döndüklerinde ve hepsi de: ''Artık biz geldik, kaybettiklerimizi ödeyin ve zaferden payımızı verin, gösterin bize yerimizi.'' dedikleri zaman ne olacaktı.? O insanlar ki yıllar yılı rüyalarında bile hep bugünü yaşamışlardı. Sürgünlerde yıpranmış, çok çileler çekmişlerdi. Bu genç Türkler (Jönler) arasında yeni dönemin saflarında yer alabilecek çok değerli insanlar vardı. Bunların bir kısmı şeref mevkilerinde veya açılacak parlamentoda bulundurularak, ilk hürriyetçi kuşak ile bağlantı devam ettirilebilirdi. Ama Rumeli'den gelenler, bunun için hiçbir gayret sarf etmediler, bir devrin mağdurlarının topyekûn unuttular..''
(..)
''Dr. Abdullah Cevdet, batı manasında kendi neslinin en aydınıdır. 1889'da İstanbul Askeri Tıbbiyesi'nde istihbarata karşı ilk mücadele teşkilatını kuranlardan biridir. Bu nedenle, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin asıl, ilk ve fiili kurucularından sayılır. Zamanında zulüm görmüş, tevkif edilmiş, hapsedilmiş, sürgüne gönderilmiştir. İttihat ve Terakki'nin fikir adamı olarak sivrilecek olan Ziya Bey'i (Gökalp) bu sürgünlerden birinde Diyarbakır'da bulan, işleyen, uyandıran odur.'' (Sayfa: 80)
*
SİYASET KIZIŞIYOR:
*
''Her gün bir patlama beklenmektedir. Ve kısa bir süre sonra da bu patlama kendini gösterecektir. ''31 Mart İrtica Olayı'' budur..
Memleketin genelinde durumlar böyleyken; yeni bir macera bulunur. İran'da ihtilal yapmak.! Bu sırada İran'da Kaçar hanedanı vardı. Rejim tam bir feodal iktidardı. Aslında İran bağımsız da değildi. Kuzeyi Rusların, güneyi ise İngilizlerin kontorlündeydi. İran'da ihtilal yapma fikri Enver Bey'in amcası Halil Bey'indi. (Kutülamere kahramanı) Enver Bey gibi içine kapanık biri olmadığı gibi, hareket ve serüven arayan, her an ok gibi yayından fırlamaya hazır bir karakteri vardı.'' (Sayfa: 89)
*
''..bir grubun İran dönüşünde Trabzon'da çekilmiş oldukları fotoğraf çok şey anlatır: Silahları elde ve açıktadır. Silahşorlar kendilerine özel bir kıyafet seçmişlerdir. Bu kıyafet, ne asker, ne de çeteci kıyafetidir. Belli ki elbiselerini özenerek bezenerek düşünmüşlerdir. Başta külah, elde mavzer, belde ta*banca ateşe hazırdır.
Önde oturanlar ve Meşrutiyet'in savunması yolunda ant içer gibi el ele verenlerden biri Ömer Naci'dir. Ömer Naci askerdir. Dahası Manastır Askeri Lisesi'nde Mustafa Kemal'e Namık Kemal'in şiirlerini gizlice veren, onda ilk vatan fikirlerini uyandıran odur. Heyecanlı, hareketli, kabına sığmaz adamdır. İttihat ve Terakki'nin ateşli hatibidir. Meşrutiyet'le birlikte ordudan ayrılır. Yalnız Türkiye'de değil, Türkiye dışında da maceralar arar. Zaten ö*lümü de bir macera savaşında olur.'' (Sayfa: 89-90)
*
31 MART AYAKLANMASI:
*

8 Temmuz 2026 Çarşamba

Osman Pamukoğlu - III. Dünya Savaşı (Ne Zaman Çıkacak ve Kimler Arasında Olacak)



Arka Kapak

*

III. Dünya Savaşı kitabı yayımlanmasından kısa bir süre sonra 30 ülkenin medya kuruluşlarında 408 kez yer almıştır. Kitap Rusya'da 144, Çin'de 82 defa haber yapılmıştır. Kitabı haberleştiren diğer ülkeler şunlardır: Amerika, Almanya, Makedonya, Hollanda, Tayvan, Arnavutluk, Kosova, Ermenistan, Çekya, Sırbistan, Azerbaycan, Bosna Hersek, Bulgaristan, İsviçre, Kırgızistan, Ukrayna, Vietnam, Kazakistan, Yunanistan, Romanya, Belarus, Letonya, Hırvatistan, Slovakya, Moğolistan, Polonya, Arjantin, Tacikistan.
*
Kitabın yazılışının üzerinden geçen zaman içinde büyük savaşın yapılacağı öngörüsünü destekleyen hamleler artmıştır ve gittikçe de artmaya devam etmektedir. ABD lehine Asya-Pasifik bölgesinde iki askeri ittifak yapılmış, Hindistan yeni siyasi ve askeri koşullar nedeniyle ABD koalisyonuna katılmıştır. III. Dünya Savaşı'nın ilk bölümünde Baltık, Doğu Avrupa ve Balkan hattının hassas ve kırılgan olduğu belirtilmiştir. Ve bu hat 24 Şubat 2022'de Rusya-Ukrayna savaşı ile kırılmıştır. Ancak bu coğrafya III. Dünya Savaşı'na sahne olmayacaktır.
*
Rusya-Ukrayna savaşında neler oluyor.? Batı ittifakı Asya-Pasifik'te nasıl adım adım ilerliyor.? Ve en nihayetinde sıra Kıbrıs'a mı geliyor.? Yaşanan gelişmeler ve tüm bu soruların cevabı için kitabın 9. baskısına yeni bir önsöz yazma ihtiyacı doğmuştur..


9. Baskıya Önsöz'den:
*
III. Dünya Savaşı kitabı Almanya'da DWN dahil 7 gazetenin manşetinde yer aldı ve başlıklar şunlardı:
*
''Birçok ülkede dalgalara neden olan kitap.!''
*
''Birçok ülkede büyük ses getiren kitap.!''
*
''Türk Generali'nin görüşü ne olursa olsun, ciddi, rasyonel bir çekirdeğe ve tartışılmaz gerçekliğe sahiptir.'' (Sayfa: 9)
*
"Bugün Nato Finlandiya'dan itibaren başlayan sınırı Yunanistan'ın Dedeağaç bölgesine, tüm kıta Yunanistanına ve Girit'e uzatarak Türkiye'yi Avrupa'dan ayıran bir hat çizmiştir. Aslında NATO diye bahsedilse de bu işin mimarları ABD ve Avrupa'dır. Her şey yerli yerine konulup bakıldığında orta dereceli okul atlasında bile Türkiye'nin çevrelendiği, sıranın da Kıbrıs'a geldiği kolayca görülebilir.. Girit'e büyük hava üsleri yapan ABD'nin artık Akdeniz'de bir uçak gemisine ihtiyacı yoktur. Dolayısıyla burada bulundurduğu gemiyi Pasifik'e gönül rahatlığıyla gönderebilir.."
*
Osman Pamukoğlu
Ankara
30 Eylül 2022 (Sayfa: 13)
*
BAŞLARKEN:
*
''Savaş ve barış, aydınlıkla karanlık kadar birbirine zıttır. Savaşın asıl sebebi olan insan doğası değişmeyecektir; ama her geçen gün artan savaş bütçelerinin önü kesilebilirse barış süreci biraz daha uzun olabilir.
Hava açıkken fırtına hesabı yapmamak, insanların ortak kusurudur.."
*
Osman Pamukoğlu
Ankara
23 Nisan 2019 (Sayfa: 15)
*
I. BÖLÜM
TARİH GERİYE DÖNÜK KEHANETTİR
*
"Barış sonsuz bir rüyadır" sözü doğru mu.?
Tarih doğru olduğunu binlerce yıldır kanıtlıyor.
*
Tarih boyunca insanlar iki tür "barış" tanımış ve bilmiş, bu iki türü yaşamış ve kabul etmiştir. Birincisi, güçlünün gücü yoluyla, savaş ve şiddete dayanarak dayattığı barış; yani galibin dikte ettirdiği barıştır. İkincisiyse güçlerin, şiddet kullanma irade ve yeteneklerinin dengelenmesi yoluyla kurulanıdır, yani yine güce ve şiddete, sinmeye, misilleme tehdidine dayanır ancak "denge" biçiminde ortaya çıkmıştır." (Sayfa: 21)
*
Ulusal güvenlik stratejileri denildiğinde ne anlaşılmalı.?
*
"Devletlerin ulusal güvenlik stratejileri onların yaşamsal ulusal çıkarlarını tarif eder. Her ulus, ulusal varlığı ve bağımsızlığı tehlikede olduğunda çıkarlarını ne pahasına olursa olsun korumaya çalışacaktır. Hayati çıkar, ülkenin topraklarının fiziki güvenliği yanında, şayet bir ittifakta değilse, kendi bölgesini korumayı da içerebilir." (Sayfa: 25)
*
"Savaşın en yaygın özelliklerinden biri de "sürtünme"dir. Çok basit gibi görünen her şeyin, ne kadar zor olduğu görülür, zorluklar giderek artar ve sonunda, savaşı yaşamamış olan insanların anlayamayacağı bir çeşit sürtünme oluşur ve birbirine değen her şey tutuşur." (Sayfa: 33)
*
"Herhangi bir bireyin sahip olduğu özel bilgilerin çoğu, bireyin bunları kendi kararlarını verirken kullanma derecesiyle orantılıdır. Hiç kimse bildiği her şeyi diğerine anlatamaz; çünkü kişi kullanabileceği bilginin pek çoğunu, sadece kendisi bir hareket tarzını plânlarken kullanabilir.
Savaşta, algılayıcıların erişemediği, bilgisayarların ulaşamadığı bir sürü kritik bilgi mevcuttur." (Sayfa: 33-34)
*
"Her muharebe alanında, her koşul altında, her şekilde, galip gelmenin şartı: Sağlam, iyi donanımlı, iyi eğitimli, iyi liderli bir kara gücüne sahip olmaktır." ( Sayfa: 35)
*
"Geçen yarım yüzyıl içerisinde, Hollanda'nın Endonezya'da, Fransızların Hindiçin ve Cezayir'de, Amerikalıların Vietnam'da, Sovyetler Birliği'nin Afganistan ve Çeçenistan'da yürüttükleri savaşlar hüsranla sonuçlanmıştır. İleri teknoloji ve teknolojik üstünlük bu neticelere engel olamamıştır." (Sayfa: 36-37)
*
"Paylaşım savaşları coğrafya ile ilgilidir. Eğer coğrafya petrol ve kıymetli madene sahipse, konumu itibariyle ulaştırma hatları ve ticaret yollarının güvenliği için önemliyse burası paylaşım savaşlarına aday bir yerdir. Ama bu savaşlar için orada yaşayanlar arasında, devlet veya halkta bazı yerel sürüşmeler olması lazımdır. Bu sürtüşmeler yoksa çıkarılır.
Paylaşım savaşlarının bir uzatılmış savaş haline gelmesinin nedeni, yereldeki silahlı mücadelenin içine dünyada birbirine rakip olan büyük güçlerin girmesidir. Bunların siyasi, askeri ve ekonomik imkânlarının çatışma alanına aktarılması savaşı uzatmakla kalmaz, insan kayıplarını ve tahribatı da arttırır.
Savaş, on yıllar sonra, büyüklük iddiasındaki devletlerin kendi çıkarlarını esas alan bir antlaşma ile sonuçlanırsa bile bu geçici olarak ateşin üzerindeki külden öteye geçmez. Böyle olunca da bunlara sürüncemede kalan savaşlar demek en doğrusudur." (Sayfa: 46-47)
*
''Gerilla, ''her zaman her yerde ve hiçbir yerde olmayan''dır. Dünyadaki gerillaların hocası kabul edilen Alberto Bayo'nun tarifi ise şöyledir, ''Mükemmel bir gerillacı ne düşmanı savaşa davet eder ne de düşmanın kendi şartları içinde savaşa tutuşur.''..'' (Sayfa: 49)
*
II. BÖLÜM
ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI (BÜYÜK SAVAŞ)


''Mahan'ın, ''Denizlere hâkim olan, dünyaya hâkim olur'', Macinder'in ''Kenar kuşağa hâkim olan, karalara hâkim olur'' tezleri geçerliğini koruduğu gibi, daha da kıymet kazanmış durumdadır.'' (Sayfa: 56)
*
Üçüncü Dünya Savaşı topyekûn bir mücadele şeklinde mi cereyan edecek.?
*
Böyle olmak zorunda, aksi halde büyük politik ve askeri sonuçlara ulaşılamaz; yerel, sınırlı ve uzatılmış savaşlardan bir farkı olmaz. Topyekûn savaşın beş temel unsuru vardır:
*
1) Savaş alanı savaşa giren ülkenin topraklarının tümünü kapsar.
*
2) Halkın tümü savaşa fiilen katılır. Bundan dolayı etkin bir topyekûn savaş yapmak için ekonomik sistemin savaşın amaçlarına hizmet edecek şekilde ayarlanması gerekir.
*
3) Büyük kitleleri savaşa katmak, içte halkın moralini yükseltmek ve dışta düşmanı zayıflatmak için propagandaya ihtiyaç vardır. 
*
4) Topyekûn savaş hazırlıklarına çok önceden başlanmalıdır.
*
5) Topyekûn mücadele, etkin ve uyum içinde savaşabilmek için birinci sınıf bir başkomutanın sevk ve idaresinde olmalıdır.'' (Sayfa: 58-59)
*
Üçüncü Dünya Savaşı'nın çıkmasına sebep olabilecek, stratejik hassas bölgeler nereler.?


''Baltık, Doğu Avrupa, Balkanlar, Ortadoğu, Doğu Asya, Hindiçin bölgesi ve Pasifik birinci önceliği taşımaktadır.'' (Sayfa: 61)


''Örneğin; Napolyon, kıta politikasının başarısızlığından büyük dersler almıştı. ''Denizlere hâkim olan bir ulusun başka bir şeye ihtiyacı yoktur.'' sözü ona aittir. Okyanus bölgesine hâkim olmak, en geniş stratejik kavramla sınırsız olmak demektir.'' (Sayfa: 62)


''Dünya enerji kaynaklarının %65'inden fazlası Ortadoğu'da bulunmaktadır. Ortadoğu enerji kaynaklarına tam hâkimiyet, Amerika'nın vazgeçemeyeceği, siyasi, askeri ve jeopolitik bir hedeftir. Büyük Ortadoğu Projesi, Amerika'nın bölgedeki tahakkümünü sağlamlaştırma plânıdır. Bölgede kurulmaya çalışılan Büyük Kürdistan da projenin önemli bir parçasıdır. ABD, Rusya, İsrail; birinci hatta olmakla birlikte, Fransa ve Almanya'nın ikinci derece desteğinde Ortadoğu'da bir Kürdistan devleti inşa etmek uzatılmış savaşların nihai siyasi hedefidir.'' 
*
''Savaşın birer tarafında Amerika ve Rusya'nın olacağını sanmak büyük yanılgıdır. Rusya, her iki büyük savaşta da İngiltere ve Amerika'nın müttefikiydi.
Savaşın muhtemel rakipleri bir tarafta Amerika-Rusya, diğer tarafta da Çin olacaktır. Avrupalılar ile Uzak Doğu'nun ileri gelen ülkesi Japonya'nın Amerika ile birlikte hareket etmesi kaçınılmazdır'' (Sayfa: 62-63)

III. BÖLÜM
SAVAŞIN TEORİSİ, PRATİĞİ VE FELSEFESİ:


Hak iddialı savaşlar:
*
''Bütün savaşlarda olduğu gibi bu savaşta da diğer durumlar sabit kalmak koşuluyla bir müttefik edinmek gerekir. Küçük devletlerin ittifak halinde olması güçlü bir büyük devlete karşı yalnız oluşlarından daha iyidir. Tarih, bir devletin ne kadar büyük olursa olsun, düşmanı küçük görmesinin ve ona aldırmamasının doğru olmadığını göstermiştir.'' (Sayfa: 80)
*
Müdahale Savaşları:
*
Başlamış ve devam eden bir savaşa dahil olmaktır.
İki çeşit müdahale vardır:
*
1) Komşu devletlerin iç işlerine müdahale
*
2) Uluslararası ilişkilere müdahale
*
Bir ulusun iç işlerine müdahale hakkı hiçbir devlete hukuken verilmemesine rağmen bunun tek bir istisnası vardır. O da bir ulusun içindeki huzursuzluğun boyutları büyür ve başka uluslara da yayılırsa müdahale hakkının doğacağı kesindir. 
*
Dogma (fikir) savaşları:
*
''Siyasi ve dini nedenlerden oluşan fikir savaşları, savaşların en acımasız ve berbat olanıdır. Çünkü bu savaşlar, aynı iç savaşlar gibi en kötü ihtiraslardan doğar, korkunç ve acımasız sonuçlara yol açarlar. Dinsel nedenlerden kaynaklanan savaşlar bütün savaşları en acıklısıdır.'' (Sayfa: 81)
*
Askeri harekât tarzları hangi düşünce ve esasları kapsar.?


''Yine tarih göstermiştir ki, en zengin uluslar, ne en güçlü ne de en mutlu uluslardır. Askeri güç teorisinde demirin de altının da ağırlığı aynıdır. İyi bilinmelidir ki, iyi teşkilatlanmış askeri kurumların, vatan sevgisinin, iyi düzenlenmiş bir bütçenin, ulusal zenginliğin, uluslararası etkinliğin bir ulusun güçlü olmasında uzun süreli bir savaşın yükünü sırtında taşıyabilmesinde büyük rolü vardır.'' (Sayfa: 84)

28 Mayıs 2025 Çarşamba

Giovanni Scognamillo - Türk Sinema Tarihi (Kabalcı Yayınları)

 

ÖNSÖZ, Giovanni Scognamillo
*
Bir tarih kitabını yazmak -ister bir çağın, bir ulusun ister bir sanatın tarihi olsun- sadece o çağın, ulusun ya da sanatın önde gelen, değer taşıyan, örnek teşkil eden olaylar, kişiler ve yapıtlarını sıralamaktan ibaret değildir. Tarih, en geniş anlamıyla, çok daha karmaşık ve çoğunlukla da ''örnek'' teşkil etmekten uzak bir süreçtir. Tarih, belirli bir çağ, ulus ya da sanatın, belirli bir buluş ya da aracın tüm aşamalarını izleyen, yeniden yaşatan, olumlunun yanına olumsuzu, başarılının yanına başarısızı koyan, iyiyi ve kötüyü, doğruyu ve yanlışı bir araya getiren ve sadece bütün bu değişik ve çeşitli unsurların toplamından bir sonuç çıkarma sürecidir.
*
Tarihçi bir eleştirmen değildir, olmamalıdır. Tarihçi belgeleri toplayıp sıralayan, karşılaştırıp derleyen, değerlendirip yorumlayan kişidir. Asıl amacı bir durumun ''nasıl olması gerektiğini'' belirtmek değil, ''nasıl ve neden olduğunu'' açıklamaktır. Amacı ve görevi yargı vermek değil, belgeler, yapıtlar ve somut malzemelere dayanarak gerçekleri ortaya koyup bir dönemi aydınlatmaktır.
*
Herhangi bir şeyin tarihi gibi, ''Türk Sinema Tarihi''ni yazmak da hiç kolay bir uğraş değildir. Bunu en baştan belirtmemizin amacı, ileriki bölümlerde -hiç kuşkusuz- rastlanılacak eksiklik, aksaklık, hatta yanlışlıkları bağışlatmak değildir.
*
Nijat Özön'nün tüm araştırmalarına rağmen Türk sinemasının ilk yılları kesin olarak ortaya koyulamamıştır. Üzülerek belirtmeliyim ki sinema tarihi konusundaki çalışmalar, Türk sinemasının kaynaklarını ve ilk belgelerini koruma çabaları oldukça geç bir tarihte başlamıştır. Türkiye'de sinema konusunda yapılan tarihsel araştırmalar, çoğu kez kaynak ve belge açısından çeşitli zorluklarla karşılaşır. Nijat Özön'ün uzun ve kişisel bir çabanın ürünü olan araştırmalarını ayrı tutarsak, ne yazık ki elimizde Özön'den öncesinde Rakım Çalapala ve Nurullah Tilgen'in dar kapsamlı incelemeleri dışında pek bir şey yoktur. Sonradan yazılan her şeyin -bu çalışmamız da dahil olmak üzere- aslında sadece bu temellere dayanmakta oluşu üzücü bir gerçektir.
*
Bu çalışmamızda belgeselcilik, oyunculuk, sinema yazarlığı vb. konuları -her birini ayrı bir araştırma konusu saydığımızdan- ele almadık.
Yine aynı şekilde belirtmeliyim ki, elinizdeki bu kitap yer yer bir tür ''derleme'' niteliği taşımaktadır; sık sık başka yazarlara -gerek belirli bir dönemi büyük bir canlılık ve heyecanla yansıttıkları, gerekse tartışılmaz yorum ve değerlere vardıkları için- konuşma olanağını tanıdım.
*
Okur, sanırım, belki bir ''tarih'' kitabına -daha doğrusu ''geleneksel'' bir tarih kitabına- uymayan gereksiz sayılabilecek örneklerle karşılaşacaktır. Sözünü ettiğim filmler bazıları, hatta çoğu, bırakın tarihi, o günün izleyicileri ve eleştirmenleri tarafından bile değerlendirilmeye alınmamıştır. Ama yanlış bir atılım bile zamanla belirli bir dönemin, bir yılın havasını son derece etkileyici bir şekilde verebilir.
*
Kaldı ki, bu kitap salt bir sanat araştırması, bir Türk Sinema Tarihi tarihi değildir. Konumuz sanatsal yapıtları ve tecimsel ürünleri, yapıcı kişilikleri ve izleyici memurları, doğru ve yanlış adımları, krizleri ve başarılarıyla genel olarak Türk sinemasıdır. Asıl amacımız bu sinemayı ''görüntülemek''tir.
*
Bu çalışmamızın ilk bölümlerinde ele aldığımız Türk sinemasının ilk altmış üç yılı (1896-1959) bir hazırlık dönemini oluşturur: her ne kadar bu hazırlık dönemi içinde Türk sineması ''konuşmaya'', yani kendine özgü bir sinema dili oluşturmaya başlıyor olsa dahi. Buna rağmen, bir sonraki kırk yıl, bütün o malzeme bolluğu, uç davranış ve örnekleri, krizleri ve aşırılıklarıyla ülke sinemasının en zengin, en olgun, en araştırmacı, tartışmalı, karmaşık, inişli çıkışlı ve güncel bölümünü oluşturacaktır.
*
Türk sineması 1960'larla birlikte ''neyi'' ve ''nasıl'' anlatacağını çok daha dikkatli ve kendi olanakları içinde bilinçli bir şekilde saptayıp çalışmaya koyulmuştur. O yıllardan itibaren Türk sineması, toplumsal ve siyasal olaylara, krizlere, çalkantılara, hükümet değişikliklerine ve bunların getirdiği özgürlüklere -aslında daha çok sınırlamalara- daha duyarlı olmaya başlamış -ya da olmak zorunda kalmış- ve kaçınılmaz bir paralellikle her türlü kriz, umut, hatta sendikal olaylardan cinselliğe, 12 Eylül öncesinden feminizme kadar her türlü belirgin etkin ''moda'' veya ''akım'' beyazperdede dolaylı veya doğrudan yankısını bulacaktır.
*
Türkiye'de devlet ve ordu desteğiyle kurulup ilk adımlarını atmış olan sinema, tek partili dönem boyunca serbest ve özel sermayenin bir ürünü olarak herhangi bir resmi destek ya da hükümetlerin somut bir ilgisine sahip olmaksızın kendi çizgisinde yürümüştür.
*
Türk Sinema Tarihi'ni hazırlarken olayları, kişileri ve ürünleri ülkemizde ortaya çıkan çeşitli durumlara bağlama zorunluluğu duydum. Çok bilinen ve çok tekrarlanan bir gerçek vardır: Herhangi bir ülkenin sinemasını ülke sorunlarından ve gidişatından soyutlamak olanaksızdır.
*
Üzerinde durmak istediğim başka bir değerlendirme yöntemi de şudur: Genelde Türk sinemasından söz edildiğinde aslında bir Yeşilçam Sineması'ndan söz edilmektedir; son derece pratik, bir hayli kolay ve giderek yanıltıcı olabilen bu tanımlama, beraberinde bir kodifikasyon endişesini de getirmektedir. Ticari yapımları ve yapıları, klişeleşmiş koruları, anlatım tik'leri, sanatsal / deneysel / özgün / amatör yapıtları ve yaklaşımlarıyla birlikte her ülke sineması, tarihsel perspektif içinde bir bütündür. Birini öbüründen ayırmak, estetik kaygı ve çeşitleme için olsa bile çeşitli yanılgılara ve değer dengesizliklerine yol açabilmektedir.
*
Türk sinemasında dönem dönem yaşanan enflasyonist yaklaşımı, bunun doğurduğu furyaları, duraklamalı, kriz ve geçiş yıllarını, tüm bunların ortaya attığı çözüm şekillerini ucuz ya da olumsuz olarak eleştirmek son derece kolaydır. Ama bütün bunlar siyasal / toplumsal / ekonomik süreçlere yerleştirilip açıklanmadıkları sürece varılacak sonuçlar, getirilecek eleştiriler sağlam ve geçerli bir temele dayanmış sayılamaz. Kaldı ki -tekrarlamakta belki yarar vardır- tarihçiyle eleştirmeni birbirinden ayırmak gereklidir: Tarihçi, nesnel bir yaklaşım içinde olaylar, kişiler ve ürünlerle ilgilenir, çeşitli yorumlarda bulunur, ama yargılamak onun görevi değildir. Yargı ya da övgü, tarihsel süreç içinde olumlu ya da olumsuz olan, bu tür bir yaklaşım uygulandığında kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Olumsuz ve zararlı sayılanı yerip suçlamak daima kolaydır. Olumsuz ve zararlı sayılanın nedenlerini saptayıp temeline inmekse bambaşka ve çok daha uğraştırıcı bir yöntemdir. Örneğin başlangıçta umut veren ve beğeniyle karşılanan bir sanatçıyı, sonradan değişik bir çizgi seçtiği için yermek, onun yorgunluğundan ya da tükenmişliğinden söz etmek zaman içinde aceleye getirilmiş birtakım değerlendirmelere neden olacaktır.
*
Tarihçi, burun kıvırmamalıdır; genelde çizmek istediği panoramanın gerçek bütünlüğünü bozmamak için değer ya da önem taşımayan ya da taşır gibi görünmeyen şeyleri bile dikkate almak zorundadır, çünkü var olmuş ya da var olanları görmezlikten gelemez, gelmemelidir; çünkü tarih, bilindiği gibi, küçük olaylarla da oluşur. Tarihçi geçmiş olaylar, kişiler ve ürünlerle belirli bir uzaklıktan -bir tür zaman tünelinden- baktığında bazen acımasız, bazen de fazla anlayışlı ve hoşgörülü olur. En doğrusu ve uygunu, hiçbir uç noktaya kaçmadan gerçekçi, nesnel ve ölçülü bir yaklaşım sergilemektir. Eksiklerimize ve kusurlarımıza rağmen böyle bir noktaya yaklaşabilmişsek kendimizi görevi başarmış sayacağız.
*
Türk Sinema Tarihi'nin 1960-1986 dönemini noktaladığımda her şeye rağmen oldukça iyimser ve aynı ölçüde temkinliydim. ''Kriz'' sözcüğü o dönemde gündeme yerleşmişti ve her seferinde olduğu gibi çareler aranıyor, teklifler ve öneriler sunuluyor, çıkış kapıları zorlanıyordu. Daha sonra, kriz iyice yerleştiğinde her şey denendi: Devlet yardımları, ortak yapımlar, sponsor bulma çabaları, Eurimages gibi uluslararası kuruluşlar vb.
Hâlâ tam oturmamış durumdaki film endüstrimiz, eski kalıplar ve yapım uygulamalarına tamamen sırt çevirerek yeni ve zorunlu bir yapılanmaya giriyordu. Eskiden olduğu gibi tasarısını destekleyip finanse edecek bir yapımcı bulamayan yönetmenler kendi yapım evlerini kurdular ve kendi yapıtlarına dağıtımcı aradılar. Eski endüstri zinciri (yapım, dağıtım, gösterim) yok olurken Amerikan filmlerinin giderek artan egemenliği, sinema salonlarının yetersizliği, yapımcılık maliyetlerini kabartan enflasyon eskiye göre çok daha farklı durumlar ve çözüm arayışlarını da beraberinde getiriyordu.
*
Türk sineması ve onu yaratıp yaşatanlar birdenbire bağımsızlıklarına kavuşma şansıyla karşı karşıya geldiler. Klişeler ve kalıplaşmış türler beyazperdeden televizyon ekranlarına geçerken bunları yaratıp destekleyen ''piyasa'' tarihe karıştığında yenilik ve özgünlük şart oluyordu. Değişen koşullar, getirdikleri tüm sorun ve zorlamalara karşın farklı heyecanlar ve umutlar yarattılar. Değişen teknikler ve donanımlar her şeye rağmen daha aydın ve ülkesinin sorunlarına daha fazla eğilen bir sinema anlayışını getiriyordu.
*
Kalıpların kırıldığı, deneyler ve deneysel boyutların ön plana getirildiği kesindi, ama bu hareketin içinde kullanılan kuramların ve belirlenmiş kesin hedeflerin olmayışı yüzünden geçilmesi gereken yolun üzerindeki birçok engel aşılamamıştı. Sayısız iyi niyetli çabalar ve denemeler her defasında beklenilen sonuçları doğuramayacaktı; eskiden sinema salonlarını doldurup Türk sinemasını yaşatan izleyici kitlesiyle kopan bağların çoğu elbette yeniden kurulamadı, kurulamazdı da, üstelik yeni bir izleyici kuşağını oluşturmak uzun zaman alacaktı.
*
Son on bir yıl içinde -sürenin nispeten kısa olmasına rağmen- birçok değişiklik yaşandı ve yaratıldı. Bugün durum gerektiği kadar açık sayılamayacaksa da on yıl öncesine göre çok daha belirgindir. Bazı filmlerin rekor düzeydeki hasılatları -nedenlerini araştırmak koşuluyla- umutları yeşertiyor olsa bile sinema gibi riskli ve sürprizlere açık bir gösteride aşırı heyecan daima kendi tehlikelerini yaratır. Bugün, iyi niyetle, bir ''rönesans''tan, bir ''yeniden doğmak''tan söz ediliyor, ama bu sözcüğü kullanabilmek için henüz çok erkendir, çünkü bilindiği gibi istisnalar kural oluşturmaz.
*
Sorun ''Yeşilçam öldü, yaşasın yeni Türk sineması'' değildir. Sorun, yapılanma denildiğinde gerçekten yapıyı kurmak, desteklemek, kaynakların sürekliliğini sağlamak, ulusal bir sinemanın bütünü olan karakterini belirtmek, bunu yurt içinde ve dışında kabul ettirmektir.
*
Tarihsel bir boyut ve yaklaşım içinde bir yapıtın sağlıklı değerlendirilebilmesi için belirli bir sürenin geçmesi şarttır. Bugün ilgi çeken bir film zaman içinde kolayca ''out'' olabilir. Aynı şekilde bugün fazla ilgi uyandırmayan bir başka film, yıllar sonra bir klasik konumuna ulaşabilir. Kesin yargı ve övgüler, güncelliği dahilinde genelde gazete sayfalarında kalırlar. Tarihsel perspektifte kalıcılığa erişebilmek için daha ölçülü ve nesnel olmak gerekmektedir. Tarihçi eleştirmen değildir, anlık heyecanlar ve duygusal değerlendirmelere kapılmadan aktarmak ve sonuçlar çıkarmakla yetinmelidir. Sonuç çıkartmaksa sadece bilgi ve belgelere dayanmakla olasıdır. (Sayfa: 9-11)
*
*
*
BU KİTABA AİT DİĞER PAYLAŞIMLAR:
*
*
BLOGGER HESABINDAN YAPILACAKTIR. İLGİLENENLERE..

Osman Pamukoğlu - İttihat ve Terakki İSYANKÂR DOĞANLAR

''Hak bildiğin yola, yalnız gideceksin.'' * Tevfik Fikret * İttihatçıların üzerinde ısrarla durarak söyledikleri bir söz var...