''Hak bildiğin yola, yalnız gideceksin.''
*
Tevfik Fikret
*
İttihatçıların üzerinde ısrarla durarak söyledikleri bir söz vardır.
''Hiçbir tarihçi veya yazar, İttihat ve Terakki'nin tarihini yazamaz.! İttihatçıların hatıralarından öğrenilebilir.''
Kitapta bu serzenişe bağlı kalınmıştır..
Tarih dönemlere ayrılmazsa, anlaşılmaz ya da zor anlaşılır bir hale gelmektedir.
Cumhuriyeti iyi anlayabilmek için, 1908-1918 dönemine bakmak gerekiyor..
*
Osman Pamukoğlu
30 Ağustos 2019, Ankara (Sayfa: 9)
*
TEK KURŞUN
*
''..Doğu'nun bütün sorunları Pomeranyalı bir tek askerin hayatına değmez.!'' sözünü sık sık kullanan Bismarck, Doğu'ya egemen olma amacının öncüsü olarak da Avusturya'yı o yola sevk etti..
Avrupa'da, Türklerin elinde sadece üç ülke kalmıştı: Trakya, Makedonya ve Arnavutluk. Bu ülkeler Edirne, Selanik, Manastır, Yanya, İşkodra ve Kosova vilayetlerine bölünmüştü. Elde kalanlar çok bir şey değildi ama Türkiye'ye bir Avrupa devleti niteliğini muhafaza ettirmeye yeterliydi. Ayastefanos Antlaşması, bu kadarını bile çok görmüştü. Fakat büyük devletlerin rekabeti sayesinde, Türkiye bir Asya ülkesi olarak girdiği Berlin Kongresi'nden yine bir Avrupa devleti olarak çıkmıştı..'' (Sayfa: 12)
*
GENÇ-JÖN TÜRKLER
*
''1839 Tanzimat Fermanı bir kurtuluş reçetesi olarak ilan edilmiştir. Ancak Avrupa'yı yakından tanıyan bazı Osmanlı aydınları, yapılan yeniliklerin devleti dağılmaktan kurtaramayacağına inanıyorlardı. Bu aydınlar devleti kurtarmak için, Müslüman ve Hıristiyan bütün yurttaşların tam bir eşitlik içinde ülke yönetimine katılmasını, Meşrutiyet yönetiminin (parlamento idaresine dayanan hükümet şekli) kurulmasını, padişah yetkilerinin yasalarla düzenlenmesini, hukuksuz yönetime son verilmesini istiyorlardı.
(..)
Yeni Osmanlıların amacı, ''hasta adam'' denilen Osmanlı Devleti'ni özgürlükçü yollardan kalkındırmaktı. Cemiyet'in programı, ülkedeki mutlakiyet (monarşi) rejimi yerine meşrutiyet idaresini getirmekti.'' (Sayfa: 17-18)
*
''Osmanlı Devleti'nin kötü giden talihini değiştirmeye çalışan Namık Kemaller kuşağına Avrupalılar, Fransızca bir terim olan ''Jeune Turc - Jön Türk'' sözcüğünü kullandılar. Bu nedenle, Yeni Osmanlılar ve daha sonraki siyasi kuruluşların faaliyetleri Avrupalılar için, ''Genç Türkler-Jön Türkler'' hareketi olarak tanımlanmaya devam etti.
Tanzimat döneminin başlayan yenilik hareketleri sırasında Osmanlı Devleti, Avrupa'dan yüksek faizli borç almıştı. Bu paralar Padişah Abdülmecit ve Abdülaziz tarafından ülkenin kalkınması, ekonomik durumun düzeltilmesi için harcanacağı yerde saray ve köşk gibi çok gösterişli binaların yapımında kullanıldı. Bu nedenle devletin mali durumu çok bozuldu. Padişahların gereksiz yere para harcaması ve devleti büyük borçlar altına sokması, halk ve aydınlar arasında genel bir hoşnutsuzluk yarattı.'' (Sayfa: 18-19)
*
''Adı ister yeni Osmanlılar, ister Genç Türkler - Jön Türkler olsun.! İttihatçılara, ''Vatan'' ve ''Millet'' ülküsünü verenler; onların ruhlarını besleyenler; Namık Kemaller, Ziya Paşalar, Şinasiler ve Ali Suavilerdi.'' (Sayfa: 20)
*
İTTİHAT VE TERAKKİ CEMİYETİ'NİN KURULUŞU
*
''1889'da, İstanbul Askeri Tıbbiyesi'nde küçük, gizli bir öğrenci grubu ile başlayan hareket, daha sonra İstanbul'daki yüksekokullara ve Rumeli'ye dal budak salmıştır. Kuruluşundan kısa bir süre sonra da Avrupa'da bulunan benzer hareketler ve çeşitli isimlerle bağlantısı sağlanmıştır.
Cemiyet'in kurucusu Ohrili İbrahim Temo'dur. İbrahim Temo konuştuğu her arkadaşına şunu söylemiştir:
''Aziz vatanımızın bugünkü vaziyeti ve yönetim tarzı ile yok olup gideceğini hepimiz biliyoruz. Sürekli dertleşip duruyoruz. Fakat tehlikenin giderilmesi için bir çare bulamıyoruz. Bence böyle kuru laflar ve mütalaalarla zaman kaybetmeyip faaliyete geçmek gerekir.''
Onlar: ''Ne gibi bir faaliyet.?''
İbrahim Temo: ''Bir Cemiyet kurmak.''..'' (Sayfa: 21)
''İbrahim Temo: ''Arkadaşlar, ülkemizin başına bela kesilerek, Yunanistan'ın bağımsızlığını kazandıran ''Etniki Eteria'' komitesini teşkil edenler kimlerdi bilir misiniz.? Rusya'nın Odesa şehrinde ticaretle meşgul bir meyhaneci ve bir bakkal çırağı ile amcası zengin bir tüccarın üç Rum çırağı idi. Gelişmemiş bu cahil gençler pek az zaman içinde buna, bu büyük emellerine muvaffak oldukları halde, bizim gibi yüksek tahsil görmüş, dünyanın iyisini kötüsünü bilen dört tıbbiyeli niçin başarılı olmasınlar.? Hem de vatanımız içinde kutsal bir fikir ve amaçla işe başlar ve bu ideal uğruna yemin edersek, biz dört dürüst, namuslu, vatanperver gençlerin elleri birbirini sıkmış olur. Kalplerimiz vatan sevgisiyle çarparsa başarıların kapıları açılır,'' dedi.'' (Sayfa: 22)
''Şam'da ''Vatan ve Hürriyet'' cemiyetinin kurucusu olan Yüzbaşı Mustafa Kemâl, önce gizlice daha sonra da atamalı olarak Selanik'e geldi ve kendi Cemiyeti'ni kapatarak İttihat ve Terakki'ye katıldı.'' (Sayfa: 25)
*
SAVAŞ VE HAFİYELİK:
''Padişah Abdülhamit 31 Ağustos 1876'da tahta çıktı. İlk zamanlarda başbakana ve bakanlara karşı nazikti ve Bakanlar Kurulu toplantılarına sık sık katılırdı. Bu ise, yeni ve ümit verici bir başlangıçtı. Fakat kendisinin ''İhtilalci Adamlar'' diye tanımladığı Yeni Osmanlılar ve bunların kendisine karşı bir darbe hazırlama ihtimalleri, onun kafasında ilk ''sabit fikir'' olarak filizlenmeye başladı. Mithat Paşa'nın sürgüne gönderilmesi, Millet Meclisi'nin kapatılışı ve Ziya Paşa, Namık Kemal gibi Genç Osmanlıların İstanbul'dan uzaklaştırılışını yetersiz görmeye başladı.'' (Sayfa: 29)
*
''Abdülhamit zamanla büsbütün kendi içine gömüldü. Dış âlemden koparak, sarayın dört duvarı arasına kapanmaya başlayınca da elbette ki, ilk sarılacağı kaygı, nefsini korumak, saltanatını ne pahasına olursa olsun sürdürme çarelerini aramak oldu. Bu ruh hali ve koşullar içindeki bir adam ise, etrafında sağduyu ve mantık sahibi insanları değil, kendisinin bu zaaflarını sezen, bundan faydalanmak isteyen, bütün işleri Padişah'ı vehimlendirmek ve bilgi sızdırmak olan insanları bulacaktı. Ve bu durumdan, Abdülhamit'in kendini hiçbir zaman kurtaramayacağı bir mekanizma ve bu mekanizmanın değersiz, fakat tehlikeli kadrosu doğdu: Hafiye örgütü - jurnalcilik ve jurnalciler..
(..) Sarayda bu işi örgütleyen ilk adam Damat Mahmut Paşa'ydı. Ama sistemin ilk kurbanlarından biri o oldu. Akrebin kendisini sokması gibi önce onu yok etti.
Jurnalcilik, bir ihbarlar sistemi idi. Jurnalciler ise muhbirler.! Ve bunların sayısı ve hesabı yoktu.! Jurnalci bu işler için görevlendirilmiş bir tip de değildi. Bakanlardan sokak adamlarına kadar, herkes Saray'a jurnal verebilirdi. Yapılan ihbarların ise gerçek olması, akla mantığa uygun olması şart değildi. Yaptığı ihbarların asılsızlığından kimse zarar görmezdi. İş böyle olunca da Saray'a jurnaller sel gibi akmaya başladı ve bu jurnaller, Abdülhamit saray bürokrasisinde, günlük işlerin en önemlileri arasında yer aldı. Abdülhamit'ten ise hiçbir jurnali saklamaya, kimsenin yetkisi ve cesareti yoktu. Ve bunların ya asılları ya da özeti mutlaka padişaha sunulurdu. O bunları mutlaka incelerdi.'' (Sayfa: 30)
*
''İhbarlar bu seviyede de kalmıyordu. Üsküdar'da kulübesinden bahçesinde topraktan kumbaralar yapıp satan bir fakirin yaptığı bu şeylerin, kumbara değil bo*mba olabileceğini komşusu Saray'a jurnal etmişti. Topraktan kumbaralar meydandaydı ama tahkikat üç aydan fazla sürdü. Çeşitli komisyonlar kuruldu. Fakat öyle bir hava vardı ki hiç kimse Padişah'a ''bunlar bo*mba değil, kumbaradır'' demek cesaretini kendinde göremiyordu. Saray'a yağdırılan jurnallerin bazen günde 5000-6000'e vardığına dair kanıtlar vardır.'' (Sayfa: 31)
''Abdülhamit Yıldız Sarayı'ndan baktığı zaman gördüğü Anadolu Yakası'ndaki Çamlıca sırtları ile Kız Kulesi'nden ibaretti. Kaldı ki bu daracık âleme de gene şüpheler ve korkularla bakıyordu.
Saray'ın içinde ve etrafında , sayıları 15.000'e varan lüzumsuz hizmet adamları ve muhafız ordusu besliyordu. Muhafızları ve çevresi ne kadar artarsa, vehmi ve şüpheleri de o kadar artıyordu.'' (Sayfa: 32)
*
BALKAN KOMİTACILARI:
*
''Önce fikirlerle beliren, bir taraftan dış etkiler, diğer taraftan iç etkenlerle güçlenen milliyetçi akımların, er geç bir örgütlenme ve sonra da eylem sürecine girmesi kaçınılmaz bir gelişmeydi ve öyle de oldu.
(..)
Makedonya mücadelelerinde en aktif unsur olan Bulgarlar arasında, muhtelif komitalar vardı. Ve bunlar kendi aralarında, zaman zaman, Osmanlı hükümetine ve Müslüman halka karşı giriştikleri ka*nlı savaşlardan daha sert ve daha va*hşi bir şekilde savaştılar. Ama esas amaç birdi: Osmanlı hâkimiyetine karşı savaşmak.!'' (Sayfa: 35)
*
''..hükümet, daha 1898 Berlin Antlaşması ile Balkanlar'da reform yapmayı taahhüt etmişti ama bunun için hiçbir hareket yapmadı. 1901'den itibaren tedhiş hareketleri arttı. Bulgarlar yalnız Türkleri değil, kendi komitalarına karşı saydıkları soydaşlarını ve Rum kilisesine bağlı Bulgarları da ö*ldürüyorlardı. Sal*dırılar yabancılara karşı da yapılmaya başlandı.
Serez'de bir maden müdürü olan Fransız Chevalier, güpegündüz dağa kaldırıldı. Ve 15.000 altın fidye alarak serbest bırakıldı. Hükümet sadece seyirci kaldı. Miss Stene isimli bir İngiliz rahibesi de dağa kaldırıldı. 16.000 İngiliz lirası karşılığında serbest bırakıldı. Hükümet gene seyirci kaldı. Ama bu fidye, kurtarma paralarını yabancılar değil, hep Osmanlı hükümeti ödüyordu. Yani Makedonya komitaları; si*lahlanma, donanım, örgütlenme paralarını Osmanlı devletinden alıyorlardı. Hani şu memurlarının, subaylarının, jandarmalarının aylıklarını veremeyen Osmanlı hükümetinden.! Bu yeni kaynağı keşfeden komitalar, bu yolla geniş ölçüde ferahlanıyor, baskınların arkası kesilmiyordu.'' (Sayfa: 39)
*
NEDEN SELANİK.?
''Cemiyet'in Selanik'teki genel merkezi bir toplantı yaparak 21-22 Temmuz gecesi ihtilalin başlamasına karar verdi. İhtilal, Rumeli'nin tüm yörelerinden halk ve asker adına, Saray'a Anayasa'nın yürürlüğe girmesine ve Meşrutiyet'in ilanına ilişkin telgrafların çekilmesi biçiminde uygulamaya konulacaktı. Bu arada Selanik ve diğer kentlerde duvarlara Meşrutiyet'in ilan edildiğine dair bilgiler asılacaktı. Bildiriler Fethi Bey (Okyar) tarafından kaleme alındı. Bu kararı alan genel merkezin olağanüstü toplantısına katılanlar şunlardır: Talat Bey, İsmail Canpulat, Mithat Şükrü, Binbaşı Cemal, Binbaşı İsmail Hakkı, Manyasızade Refik, Binbaşı Fethi (Okyar), Müftüzade İhsan Namık, Yüzbaşı Hasan Fehmi.'' (Sayfa: 48)
*
UYANIŞ PARILTILARI:
*
''Makedonya'da sayıları 2000'e varan ihtilalci subaylar, başka bir dil konuşuyorlardı. Meşhur halk şairi Dadaloğlu'nun: ''Ferman Padişahınsa, dağlar bizimdir'' dizesi, Makedonya'daki asi subaylar için söylenmiş gibiydi. Gün geldi, Enver Bey de dağların yolunu seçti. Yolu, kendileri ile her gün bo*ğazlaştığı en azılı Bulgar çetelerinin kaynaştığı dağlardan geçti. Sırtına basit bir Makedonya köylüsü elbisesi giydi ve o gün:
''Artık ben bir hiçim, kim bilir nerede, hangi ku*rşunla ö*leceğim ve cesedi, bir asi olarak bir köşeye atılacaktır..'' dediği gündü. Nereye gidecekti.? Onu da bilmiyordu. En garibi de bu yola çıkarken yanında hiç kimse yoktu. Yalnızdı. Ama ardında sanki milyonlarca insanın yürüdüğünü hisseder gibi bir ruh hali içindeydi. Bir insan, ne kadar yalnız olsa da, ruhunda bu gücü buldu mu, o artık yenilmez. Ve onun yolunu, ö*lümden başka hiçbir kuvvet kesemez..'' (Sayfa: 50)
*
''Halbuki Millet'i Osmaniye, millet demek değildi. Vatan-ı Osmaniye de vatan değildi. Din mensubiyeti ise, başlı başına, millet birliği demek değildi. Eğer öyle olsaydı, Avrupa'da da aynı dinden olan Fransızlarla Almanlar, Almanlar ile Avusturyalılar, hatta İngiliz Anglo-Saksonları ile gene Anglo-Sakson olan Amerika kolonileri birbiriyle savaşırlar mıydı.?
Rumeli'de, Rumeli'yi elde tutmak isteyen Osmanlı idaresi ve subayları ile, onların karşısında ve onlarla savaşan halklar arasında, yani Bulgarlar, Sırplar, Rumlar, Arnavutlarla Osmanlı savaşçıları arasında, önemli bir ''si*lah farkı'' vardı. Ve bu si*lah farkı şuydu: Rumeli'de bize karşı savaşan halklar ve önderler, bir ''milli ülkü'' uğruna çarpışıyorlardı. Yani onlar milliyetçi idiler. Ben Bulgar'ım, ben Sırp'ım, ben Rum'um, ben Arnavut'um diyerek; mensup oldukları milliyeti, kavmi, ırkı, soyu ile kendilerini tanımlıyor ve bununla övünüp gurur duyuyorlardı. Bizim ordu subayları arasında ise henüz ''milli duygu'', yani milliyetçilik-ulusçuluk yoktu. Onlar sadece Osmanlıydı. Ama ne var ki, çağın güçlü akımı olan milliyetçilik karşısında, ''Osmanlılık'' formülü, yani imparatorluk kavramı artık güçsüzdü.'' (Sayfa: 54)
*
''..Abdülhamit'in savunma ve işgal haklarını da kullanmadan Bulgarlara bırakmış olduğu Doğu Rumeli'deki geniş sahalarla, Makedonya'nın içlerine, hatta Selanik'e kadar varan topraklarda zaten Türkler yoğunluktaydı. Bu yoğunluğu artırabilirdik. Ve o zaman Balkan Dağları'nın güneyinde , en az Vardar'a kadar olan geniş bir Avrupa Türkiye'sini, bazı mübadeleler de yaparak kurtarabilirdik. Ve bu parçaya, bütün gücümüzle Türk vatanı diyebilirdik. Geriye kalan Rumeli parçaları, ya Arnavutluk gibi yoğun bir yabancı halkın yaşadığı topraklardı ya da askeri yönden savunulması çok zor olan yerlerdi.
Ali Fuat Cebesoy'un hatıralarında anlattığına göre sınıf arkadaşı Mustafa Kemal, daha okul sıralarında iken bu stratejiyi savunmuştu. Bu görüşte köklü bir vatanseverlik ve bir devlet anlayışı vardı. Ama Mustafa Kemal'in, o zaman safiyane sayılan, arkadaşlarının şiddetli karşı koymalarına sebep olan şey, sezgi ve öngörü zayıflığından çok, onların ''Osmanlı'' olarak yetiştirilmelerinden ileri geliyordu.'' (Sayfa: 55)
*
''Cesurdu, çalışkan ve disiplinliydi. Komitacı savaş tekniklerini (gerilla) çok kısa zamanda pratiğe döktü. Müstakil müfrezelere komuta etti ve Enver Bey, 1908 Hürriyet ilanından önce ve hepsini de kendisinin yönettiği tam 56 komita savaşına katıldı. Ve tabii bir gün yaralandı. Bir ay tedavi görüp hemen dağlara koştu.'' (Sayfa: 56)
*
''..''Amcama (Enver'den iki yaş büyük) şartları sordum:
''Meşrutiyet idaresinin kurulmasına çalışmak ve 1876 Mithat Paşa Anayasası'nı yürürlüğe koymaktan ibarettir,'' dedi.
Zaten defalarca komitalarla ö*lüme maruz kalmıştım. Oralarda ö*lseydim, vatanıma bir hizmet görmeden dünyayı terk etmiş olacağımı hatırladım. Bu yolda ö*lürsem, hiç olmazsa vicdanım rahat olarak ö*lürdüm. Hemen kabul ettim..''..'' (Sayfa: 58)
*
''Enver artık, gizli ihtilal Cemiyeti'nin üyesidir.
''Artık kalbim, vatanın kurtulacağına kuvvetle inanarak, ertesi gün trenle Manastır'a hareket ettim..'' (Sayfa: 59)
*
HÜRRİYET BAYRAĞINI DALGALANDIRMA:
*
''Kurmak Binbaşı Enver, çıktığı yolda yalnız değildir. Rumeli'de nice subaylar ve içlerinde bazı siviller, hep aynı Cemiyet'in içinde ve örgütlerinde aynı gaye için çalışırlar: 1876 Mithat Paşa Anayasası'nın yeniden yürürlüğe girmesini sağlamak.! Osmanlı Devleti'ni Meşrutiyet rejimine kavuşturmak.! Abdülhamit'in istibdat sistemine dayanan saltanatını yıkmak.!
Bu mücadelede hedef, padişahın şahsı bile değildir. Onun saltanat düzenidir.'' (Sayfa: 61)
*
''1897 Türk Yunan Savaşı sırasında ve henüz 9 ay önce okuldan çıkmış bir teğmenken savaş alanında olağanüstü kahramanlık gösteren ve bir rütbe yükseltilerek üsteğmen olan, kendi takımı ile esir aldığı bir Yunan bölüğünü komutanlarının karşısına getiren, Harbiye Bakanlığı tarafından İstanbul'a gönderilen ve orada padişah sarayında ağırlanan Üsteğmen Niyazi Bey.!
Ama Niyazi Bey ilk kalp yarasını orada alır. Padişaha ve rejime karşı itimadı yerle bir olur. İstanbul'a esir olarak getirdiği Yunan bölüğü, Kazım Paşa'nın oğluna teslim edilir. Onun arkasında sokak sokak gezdirilir. Bu çocuk iki rütbe terfi ettirilir. Padişah'tan 200 altın mükâfat alır. Bu para Makedonya'da bir muharip yüzbaşının iki senede eline geçen paradan (o da maaşı tam ödenirse.!) daha fazladır. Halbuki bu çocuk, henüz 13 yaşındadır. Ve sarayın, konağın duvarlarının dışından habersizdir..'' (Sayfa: 62)
*
''9-10 Haziran 1908 gecesi, bütün dünyaya şu haber yayıldı: ''İngiltere ve Rus imparatorları Reval'de görüşerek, Türkiye'nin taksimine karar verdiler.!'' (Bugünkü Estonya'nın başkenti)'' (Sayfa: 62-63)
*
''İttihat ve Terakki'nin Selanik Merkez Heyeti'nden: ''Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti, Rumeli Genel Müfettişi'' tayin edildiğini gösteren bir belge getirilir. Bu belgeyi getiren, aynı Cemiyet'in mensuplarından ve Selanik-Üsküp demiryolları müfettişliği yapan Önyüzbaşı Mustafa Kemal'dir. Mustafa Kemal o gece Tikveş'te kalır ve bütün gece, baş başa ülkenin meselelerini konuşurlar.'' (Sayfa: 67)
*
YAŞASIN MEŞRUTİYET.!
*
''22 Temmuz 1908'de İttihat ve Terakki Cemiyeti padişaha, gerçi saygılı bir dille, ama son ve kesin bir ültimatom verdi:
''Anayasa (1876 Anayasası) uygulamaya konulmazsa, size karşı olan sadakatimizi koruyamayız. Eğer, pazar gününe kadar Millet Meclisi toplanmazsa, harekete geçilecektir. Manastır vilayeti dahilinde bugün mevcut olan bütün sivil amir ve memurla, bütün askeri amirler, subaylar ve erler, bütün din büyükleri, genel bir yemin altında toplanmışlardır..''..'' (Sayfa: 71)
*
''Namık Kemal'in:
''Ö*lürsem görmeden millette, ümit ettiğim feyzi
Yazılsın seng-i kabrime, vatan mahzun, ben mahzun''..'' diye inlediği ve görmeden ö*ldüğü hürriyet güneşi, demek artık doğuyordu..'' (Sayfa: 72-73)
*
''Talat, hissiyat adamı değildir. Onun kafası hesaplara çalışır. Beklenilen günler gelmiştir. Şimdi önlerinde yeni bir yol ve yeni bir devir vardır. Halka şimdi, gözlerini kamaştıracak bir yıldız, hatta efsaneleştirilecek bir kahraman lazımdır. O da bulunmuştur ve karşısındadır. Talat'ın parlak zekası durmadan işler. Bir eliyle Enver'in eline sıkı sıkı yapışır. Sonra onu, etrafını saran ve biraz da ne yapacaklarını şaşıran heyecanlı arkadaşlarının arasından sıyırır. Perondaki halk çılgın gibi dalgalanmaktadır. Bir eliyle Enver'in elini gittikçe sıkar ve onu adeta kucaklarken, sağ kolunu havaya öyle bir jestle kaldırır ki bu oradaki kalabalıklarda ''Susun dinleyin.!'' tesirini yaratır. Ve bütün gücüyle haykırır:
''Yaşasın Hürriyet Kahramanı Binbaşı Enver Bey.!''
Yığınlar gürler:
''Yaşasın.! Yaşasın.!''
Talat Bey tekrar ve daha da güçle bağırır:
''Hürriyet Kahramanı Enver Bey çok yaşasın.!''
''Yaşasın.! Yaşasın.! Bin Yaşasın.!''..'' (Sayfa: 74)
*
İTTİHAT VE TERAKKİ'NİN SADECE ADI VAR.!
*
''..ihtilal kötü bir idareye karşı yapılmıştı, o halde ortada kötülükler ve bunları yapan kötü insanlar vardı. Bu insanların birtakım sorumlulukları olması lazımdı. Hiç kimseye dokunulmadı, hiç kimse tutuklanmadı. Yabancılara verilen imtiyazların düzenleyicileri dahil, aile fertleriyle birlikte Türkiye dışına kaçtılar. Sait Paşa'nın Bakanlar Kurulu bir iki görev ve yer değiştirmeler dışında esaslı bir tasfiye işine girmedi.
İşte bu günlerde Makedonya'dan İstanbul'a ihtilalcilerin ilk temsilcileri geldiler.'' (Sayfa: 78)
*
''..eski devirde ne yapılmışsa, padişahın bilgisi dahilinde yapılmış olması kaçınılmazdı. Çünkü kurulan jurnalcilik sistemi ile uçan kuştan haberi olan Abdülhamit'in, yapılan fenalıkları görmemesine, bilmemesine imkân yoktu. Abdülhamit ise, gene tahtında oturuyordu. O halde başkalarına sorulacak pek bir ey kalmıyordu..'' (Sayfa: 79)
*
''Abdülhamit'in kurbanı, dolayısıyla ihtilalde hak ve söz sahibi olduklarına inanan binlerce kişi Meşrutiyet'in ilanı üzerine geri döndüklerinde ve hepsi de: ''Artık biz geldik, kaybettiklerimizi ödeyin ve zaferden payımızı verin, gösterin bize yerimizi.'' dedikleri zaman ne olacaktı.? O insanlar ki yıllar yılı rüyalarında bile hep bugünü yaşamışlardı. Sürgünlerde yıpranmış, çok çileler çekmişlerdi. Bu genç Türkler (Jönler) arasında yeni dönemin saflarında yer alabilecek çok değerli insanlar vardı. Bunların bir kısmı şeref mevkilerinde veya açılacak parlamentoda bulundurularak, ilk hürriyetçi kuşak ile bağlantı devam ettirilebilirdi. Ama Rumeli'den gelenler, bunun için hiçbir gayret sarf etmediler, bir devrin mağdurlarının topyekûn unuttular..''
(..)
''Dr. Abdullah Cevdet, batı manasında kendi neslinin en aydınıdır. 1889'da İstanbul Askeri Tıbbiyesi'nde istihbarata karşı ilk mücadele teşkilatını kuranlardan biridir. Bu nedenle, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin asıl, ilk ve fiili kurucularından sayılır. Zamanında zulüm görmüş, tevkif edilmiş, hapsedilmiş, sürgüne gönderilmiştir. İttihat ve Terakki'nin fikir adamı olarak sivrilecek olan Ziya Bey'i (Gökalp) bu sürgünlerden birinde Diyarbakır'da bulan, işleyen, uyandıran odur.'' (Sayfa: 80)
*
SİYASET KIZIŞIYOR:
*
''Her gün bir patlama beklenmektedir. Ve kısa bir süre sonra da bu patlama kendini gösterecektir. ''31 Mart İrtica Olayı'' budur..
Memleketin genelinde durumlar böyleyken; yeni bir macera bulunur. İran'da ihtilal yapmak.! Bu sırada İran'da Kaçar hanedanı vardı. Rejim tam bir feodal iktidardı. Aslında İran bağımsız da değildi. Kuzeyi Rusların, güneyi ise İngilizlerin kontorlündeydi. İran'da ihtilal yapma fikri Enver Bey'in amcası Halil Bey'indi. (Kutülamere kahramanı) Enver Bey gibi içine kapanık biri olmadığı gibi, hareket ve serüven arayan, her an ok gibi yayından fırlamaya hazır bir karakteri vardı.'' (Sayfa: 89)
*
''..bir grubun İran dönüşünde Trabzon'da çekilmiş oldukları fotoğraf çok şey anlatır: Silahları elde ve açıktadır. Silahşorlar kendilerine özel bir kıyafet seçmişlerdir. Bu kıyafet, ne asker, ne de çeteci kıyafetidir. Belli ki elbiselerini özenerek bezenerek düşünmüşlerdir. Başta külah, elde mavzer, belde ta*banca ateşe hazırdır.
Önde oturanlar ve Meşrutiyet'in savunması yolunda ant içer gibi el ele verenlerden biri Ömer Naci'dir. Ömer Naci askerdir. Dahası Manastır Askeri Lisesi'nde Mustafa Kemal'e Namık Kemal'in şiirlerini gizlice veren, onda ilk vatan fikirlerini uyandıran odur. Heyecanlı, hareketli, kabına sığmaz adamdır. İttihat ve Terakki'nin ateşli hatibidir. Meşrutiyet'le birlikte ordudan ayrılır. Yalnız Türkiye'de değil, Türkiye dışında da maceralar arar. Zaten ö*lümü de bir macera savaşında olur.'' (Sayfa: 89-90)
*
31 MART AYAKLANMASI:
*

.jpg)














